ATÇALI OLMAK

Standard

ATÇALI OLMAK

 

Bilmem hiç duydunuz mu?.. Türk edebiyatında “Atçalı Olmak” deyimi vardır. Her ne kadar bu deyim, gerek TDK’nun gerekse özel yayınevlerinin hazırlayıp, yayınlamış olduğu Türkçe Deyimler Sözlüğü’nde yer almıyorsa da edebiyatımıza, Türkiye’de tek parti döneminin sonlarına doğru girmiş ve sıkça kullanılmıştır.

BİR DÖNEM

Burada, bir dönemin muhasebesini yapmak, ya da o dönemi eleştirmek gibi bir niyetim yok. Zira Siyaset Bilimciler, Siyasi Tarihçiler, Aydınlar ve Siyasetçiler konu ile ilgili pek çok açıklama yaptılar, görüş bildirdiler; yine konuya ilişkin pek çok olumlu, olumsuz makaleler, kitaplar yazıldı. Ancak her dönem, kendine ait zaman dilimi içinde değerlendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişme sürecinde bu dönem yaşanmış; bu dönem, iyisiyle, kötüsüyle tarih içindeki yerini almıştır.

İşte, Tek Partili Dönemden Çok Partili Döneme geçilmesinin planlandığı yıllarda (1930) Ali Fethi Bey’e (Okyar) Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından  

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Serbest Fırka’yı kurma görevi verilmiştir. Zira çok partili döneme geçerek, demokratikleşme sürecine katkıda bulunmanın zamanı gelmiştir artık. Dahası, demokrasinin gereğidir siyasi partiler.

Ali Fethi Bey de Serbest Fırka’yı kurarak çalışmalara başlar. Artık yurt gezilerine başlanmalı ve siyasi partilerin gerekliliği halka anlatılarak, Cumhuriyetin temeli biraz daha sağlamlaştırılmalıdır.

İZMİR

İzmir… Ege’nin İncisi. Çocukluğumuzda, bilhassa 9 Eylül’lerde görmek istediğimiz, o büyülü, o efsanevi kent. Türk tarihinin önemli kentlerinden biri, Anadolu’nun batıya dönük yüzü…

Osmanlı Hükümeti de 1867 yılında kentin büyüklüğü, sokak ve pazar yerlerinin bakımsızlığı gibi beledî sorunları göz önüne alarak, İzmir’de bir Belediye teşkilatının kurulmasına karar vermişti. Ancak kentin kozmopolit nüfus yapısı ve gruplar arasındaki çıkar çatışmaları, belediye hizmetlerini engeller duruma gelmiş, teşkilatın verimli bir şekilde çalışamaması nedeniyle 1879 yılında ikinci kez belediye teşkilatı kurma yoluna gidilmişti. 1879 yılında gerçekleşen çalışmaların sonucu olarak 1880 yılında, kentte beledî hizmetleri yürütecek iki ayrı teşkilat, aynı yıl içerisinde hizmet sunmaya başlamıştı. Buradan şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkün olmaktadır. Atça’da da Belediye teşkilatı 1867 yılında kurulduğuna göre, İzmir’le aynı tarihte belediye teşkilatının kurulduğu ve beledî hizmetlerin faaliyetlerine başlandığı kuşkusuzdur.

İzmir, 9 EYLÜL 1922 de düşman işgalinden kurtarıldıktan sonra hızlı bir gelişme gösterdi. Türkiye’nin her bölgesinden çok sayıda göç aldı. İşgal sırasında Tavas, Denizli, Acıpayam, Burdur, Isparta ve Konya yörelerine göç eden Atçalıların bir kısmı Atça’ya dönerken bir kısmı da yerleştikleri bu kentlerde kalmayı tercih ettiler. Bu insanların büyük bir bölümü ise göç ettikleri yerlerde kalmak ya da yanan yıkılan Atça’ya yerleşmek yerine İzmir’e yerleşme taraftarı oldular.

İşte, o İzmir… Eskilerin “Demokrat”; yenilerin “Gavur” diye niteledikleri İzmir; o yılların entelektüel şehri…

YOLA ÇIKIŞ

Ali Fethi Okyar Serbest Fırka’yı kurduktan sonra yurt gezilerine İzmir’den başlayacak; İzmir’in insana huzur veren meltemiyle de bu hareket yurt sathına yayılacaktı. Fethi Bey bu düşünceyle hazırlıklara başladı. Her ayrıntıyla bizzat kendisi ilgileniyor; şüphesiz siyaset arenasına güçlü bir giriş yapmayı hedefliyordu. İzmir halkı da bu hazırlıklardan haberdardı ve tarihi misafirini sabırla, belki de sabırsızlıkla bekliyordu… ve o an gelip çatmış, Ali Fethi Bey 4 EYLÜL 1930 Perşembe günü İzmir’e gelmiş, İzmir Palas Oteline yerleşmişti.

BİR PANKART

7 EYLÜL 1930 Pazar günü Fethi Bey’in, kendisi için Konak Meydanı’nda hazırlanan kürsüye gelmesi hiç de kolay olmadı. Kalabalık, kendisine müthiş bir sevgi gösteriyor, tezahürat da bulunuyor; o da kendine gösterilen ilgi ve sevgiye cevap verebilmek amacıyla kürsüye ulaşmaya çalışıyordu. Kürsüyle arasında kısacık bir yol vardı ve bu yol bir türlü bitmek bilmedi. Kürsüye ulaştığındaysa onu hayretler içinde bırakan bir sürprizle karşılaştı. Karşısında, hemen on metre kadar uzağında bir vatandaşın pankartı ilgisini çekti. Onlarca pankartın arasında gözleri bu pankarta takılıp kalmıştı. “Bu vatandaş, Atçalı olmalı…” diye düşündü. Evet, o pankartın sahibi Atçalı mıydı?.. bilinmez… ancak pankartta: “CUMHURİYETİN ATÇALISI, HOŞ GELDİN!..” yazıyordu. İşte bu pankart, yurt insanımızın Atçalılara bakışının bir yansımasıydı. Atçalılar; duruşlarıyla, geçmişleriyle, çektikleriyle, mücadeleleriyle “Atçalı olmak!..” deyimini çoktan hak ediyorlardı.

SONUÇ

Sizlere yakın tarihimizden bir fotoğraf sundum. Bu sahneyi belki fotoğraf olarak göremiyorsunuz. Ancak kapatın gözlerinizi, yaslanın arkanıza ve okuduklarınızı düşünün. İnanıyorum okuduklarınız, bir slayt gösterisi gibi geçecek gözlerinizin önünden. Osmanlı’nın Atçalısını düşünün… yani Atçalı Kel Mehmet Efe’yi. Haksızlığa, horlanmaya, ezilmeye başkaldıran; tarihe “Aydın İhtilali” olarak geçen hareketin başındaki o Atçalıyı düşünün. Fethi Bey’in de Cumhuriyetin Atçalısı olarak anılması, Atçalı olmanın ne olduğunun bir göstergesi değil midir sizce?

Ne dersiniz; Atçalı olmak bir ayrıcalık mıdır?.. Bu sorunun cevabı, tabii ki sizlerde saklı. Ben, şunu söylemekle yetineceğim: “Atçalılar ve Atça’da yaşayan dostlar; Atça’yı sindire sindire, bukle bukle, doya doya yaşayın; Atçalı olmanın, Atça’da olmanın keyfini çıkarın

Atçalı olmayıp da Atça’yı görmek isteyen dostlar; günün birinde yolunuz illaki Atça’ya düşecek. Kırın direksiyonu içeriye… gezin, Atça’yı ve Atçalıları tanıyın. Atça’yı ve Atçalıları çok seveceksiniz…

BİR KİTAP OKUDUM “YERİ GELMİŞKEN ANLATALIM”

Standard

BİR KİTAP OKUDUM

 

“YERİ GELMİŞKEN ANLATALIM”

Mustafa Erhan AK-İnanç İŞ-Helin ZORLU

 

Sevgili dostlar;

Geçtiğimiz günlerde, “ŞEHİT MUTLU UÇAR ANADOLU LİSESİ” Müdürü Sn. Kürşat ÖZTÜRK’ü ziyarete gitmiştim. Maksadım hem ziyaret hem de okul kitaplığına kitaplar vermek içindi. Konuştuk dereden tepeden; hal, hatır sorduk birbirimize. Bir ara:

-Ağabey, bizim işlerimiz belli… belli de siz neler yaparsınız… diye sordu.

-Müdürüm, yaptığım bir iş yok; yaşam devam ediyor, bir iki proje var ama bir durgunluk var üzerimde, yoruldum mu ne?.. diye cevapladım.

Gülüştük…

O arada, daha önce tanış olduğumuz, okulumuz Edebiyat Öğretmeni Sn.Mustafa Erhan AK girdi içeri… selamlaştık. Elindeki kitabı uzatıp:

-Bakın, artık bizim de bir kitabımız var, hem de ödüllü… demez mi?..

Bir hoş oldum, tabir yerindeyse; nutkum tutuldu. Erhan Hocam kitabı uzatıp:

-Bu kitap için; prototip diyebiliriz. Örnek olarak bir tane yapıldı; karar verirsek baskıya gireceğiz… dedi.

Nasıl da sevindim bu habere. Kitabı alıp ön, arka kapağı inceledim.Kapakta ve birinci sayfanın başında Namık Kemal’in; “Edebiyatı olmayan bir millet dilsiz insana benzer…” cümlesi vardı. Fırından henüz çıkmış francala gibi kokuyordu sanki. Kapağı kaldırdığımda: “Bu eser 28.02.2019 tarihinde TÜBİTAK 50. Liselerarası Araştırma Projeleri Yarışması Ege Bölge Serisinde 3. lük ödülü almıştır…” ibaresiyle karşılaştım ve: “Atça’da güzel şeyler oluyor…” diye düşündüm.

Kitap, edebiyat dünyamızın ve edebiyatçılarımızın yaşam öykülerinden anekdotlarla başlıyor ve öyle keyifle okunuyor ki; bir bölümü bitirmek üzereyken diğer sayfada sizi hangi edebiyatçının hangi ilginç anekdotunun karşılayacağı merakı sarıp sarmalayıveriyor hemen.

Özetle bu kitapta:

Şaiğ Özdemiğ Asaf’ın lisede okuğken Edebiyat Öğğetmenine: “Heğkese şiiğ okutuyoğsunuz, bana okutmuyoğsunuz, neden?..” diye soğduğunda aldığı cevaba gülümseğken; yaşamının son günlerinde ilginç bir hastalığa yakalanan Divan Şairi Nedim’in hazin sonuna üzüntüyle şahit oluyorsunuz.

Bu kadar mı sanıyorsunuz?..

İlk kadın romancımız olan, Ahmet Mithat Efendi ile “Hayal ve Hakikat” romanını yazan Tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım’ın, Fransızcasını nasıl geliştirdiğini öğrenirken; kitaplarını daktilo ile yazan Roman Yazarı Tarık Buğra’nın yeni bir kitaba başlamadan önce ne yaptığını dudak bükerek okuyorsunuz…

Dünya Edebiyatından ünlü isimler de bu kitapta yerlerini almışlar. Hans Christian Andersen’in “Dakik olma takıntısı” olduğunu bilir miydiniz?.. ya da; Charles Dickens’ın bir boyacı olduğunu…

Dahası sanatçılar;

Dahası deyimlerimiz;

Dahası yaşamımızdan kesitler;

Haa!.. yeri gelmişken sormalıyım; MURAT 124 modeliyle üretilen otomobile neden “Hacı Murat” dendiğini bilir misiniz?..

Ya da yanlış bildiğimiz atasözlerimizden, Türkiye’nin ilklerinden haberdar mısınız?..

Böyle işte; buram buram emek kokan bir kitaba imza atmış ŞMUA Liseliler…

Kitabın sonuna bir de KAYNAKÇA eklemişler. Tamı tamına dört sayfalık bir Kaynakça listesi var kitabın sonunda. Ansiklopedilerden yıllıklara, kitaplardan dergilere; ne ararsanız var. Ben, o listeyi görünce: “Pes, vallahi pes!.. Bu kadar yayın kolay mı incelenir; belli ki kitabı hazırlayanlarda kelter gibi kafa var!..” demeden edemedim.

Sevgili dostlar; bu kitabı edinin. Evinizin bir köşesinde dursun. Hatta arada bir niyet çeker gibi bir sayfayı açıp okuyun… çok seveceksiniz; bayılacaksınız.

Kitabı okulumuzdan edinebilir hatta dostlarınıza armağan da edebilirsiniz…

Bu vesile ile Sultanhisar İlçe Kaymakamımız Sn. Rasim BELGE nezdinde Milli Eğitim Müdürümüz Sn. Erdinç GÜNER’e, ŞMUAL Müdürümüz Sn. Kürşat ÖZTÜRK’e, Edebiyat Öğretmenimiz Mustafa Erhan AK’a, öğrencilerimiz. Sevgili İnanç İŞ ve Sevgili Helin ZORLU’ya teşekkürler eder; sevgiler saygılar sunarım.

ATÇALI OLMAK

Standard

ATÇALI OLMAK

Bilmem hiç duydunuz mu?.. Türk edebiyatında “Atçalı Olmak” deyimi vardır. Her ne kadar bu deyim, gerek TDK’nun gerekse özel yayınevlerinin hazırlayıp, yayınlamış olduğu Türkçe Deyimler Sözlüğü’nde yer almıyorsa da edebiyatımıza, Türkiye’de tek parti döneminin sonlarına doğru girmiş ve sıkça kullanılmıştır.

BİR DÖNEM

Burada, bir dönemin muhasebesini yapmak, ya da o dönemi eleştirmek gibi bir niyetim yok. Zira Siyaset Bilimciler, Siyasi Tarihçiler, Aydınlar ve Siyasetçiler konu ile ilgili pek çok açıklama yaptılar, görüş bildirdiler; yine konuya ilişkin pek çok olumlu, olumsuz makaleler, kitaplar yazıldı. Ancak her dönem, kendine ait zaman dilimi içinde değerlendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişme sürecinde bu dönem yaşanmış; bu dönem, iyisiyle, kötüsüyle tarih içindeki yerini almıştır.

İşte, Tek Partili Dönemden Çok Partili Döneme geçilmesinin planlandığı yıllarda (1930) Ali Fethi Bey’e (Okyar) Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından Serbest Fırka’yı kurma görevi verilmiştir. Zira çok partili döneme geçerek, demokratikleşme sürecine katkıda bulunmanın zamanı gelmiştir artık. Dahası, demokrasinin gereğidir siyasi partiler.

Ali Fethi Bey de Serbest Fırka’yı kurarak çalışmalara başlar. Artık yurt gezilerine başlanmalı ve siyasi partilerin gerekliliği halka anlatılarak, Cumhuriyetin temeli biraz daha sağlamlaştırılmalıdır.

İZMİR

İzmir… Ege’nin İncisi. Çocukluğumuzda, bilhassa 9 Eylül’lerde görmek istediğimiz, o büyülü, o efsanevi kent. Türk tarihinin önemli kentlerinden biri, Anadolu’nun batıya dönük yüzü…

Osmanlı Hükümeti de 1867 yılında kentin büyüklüğü, sokak ve pazar yerlerinin bakımsızlığı gibi beledî sorunları göz önüne alarak, İzmir’de bir Belediye teşkilatının kurulmasına karar vermişti. Ancak kentin kozmopolit nüfus yapısı ve gruplar arasındaki çıkar çatışmaları, belediye hizmetlerini engeller duruma gelmiş, teşkilatın verimli bir şekilde çalışamaması nedeniyle 1879 yılında ikinci kez belediye teşkilatı kurma yoluna gidilmişti. 1879 yılında gerçekleşen çalışmaların sonucu olarak 1880 yılında, kentte beledî hizmetleri yürütecek iki ayrı teşkilat, aynı yıl içerisinde hizmet sunmaya başlamıştı. Buradan şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkün olmaktadır. Atça’da da Belediye teşkilatı 1867 yılında kurulduğuna göre, İzmir’le aynı tarihte belediye teşkilatının kurulduğu ve beledî hizmetlerin faaliyetlerine başlandığı kuşkusuzdur.

İzmir, 9 EYLÜL 1922 de düşman işgalinden kurtarıldıktan sonra hızlı bir gelişme gösterdi. Türkiye’nin her bölgesinden çok sayıda göç aldı. İşgal sırasında Tavas, Denizli, Acıpayam, Burdur, Isparta ve Konya yörelerine göç eden Atçalıların bir kısmı Atça’ya dönerken bir kısmı da yerleştikleri bu kentlerde kalmayı tercih ettiler. Bu insanların büyük bir bölümü ise göç ettikleri yerlerde kalmak ya da yanan yıkılan Atça’ya yerleşmek yerine İzmir’e yerleşme taraftarı oldular.

İşte, o İzmir… Eskilerin “Demokrat”; yenilerin “Gavur” diye niteledikleri İzmir; o yılların entelektüel şehri…

YOLA ÇIKIŞ

Ali Fethi Okyar Serbest Fırka’yı kurduktan sonra yurt gezilerine İzmir’den başlayacak; İzmir’in insana huzur veren meltemiyle de bu hareket yurt sathına yayılacaktı. Fethi Bey bu düşünceyle hazırlıklara başladı. Her ayrıntıyla bizzat kendisi ilgileniyor; şüphesiz siyaset arenasına güçlü bir giriş yapmayı hedefliyordu. İzmir halkı da bu hazırlıklardan haberdardı ve tarihi misafirini sabırla, belki de sabırsızlıkla bekliyordu… ve o an gelip çatmış, Ali Fethi Bey 4 EYLÜL 1930 Perşembe günü İzmir’e gelmiş, İzmir Palas Oteline yerleşmişti.

BİR PANKART

7 EYLÜL 1930 Pazar günü Fethi Bey’in, kendisi için Konak Meydanı’nda hazırlanan kürsüye gelmesi hiç de kolay olmadı. Kalabalık, kendisine müthiş bir sevgi gösteriyor, tezahürat da bulunuyor; o da kendine gösterilen ilgi ve sevgiye cevap verebilmek amacıyla kürsüye ulaşmaya çalışıyordu. Kürsüyle arasında kısacık bir yol vardı ve bu yol bir türlü bitmek bilmedi. Kürsüye ulaştığındaysa onu hayretler içinde bırakan bir sürprizle karşılaştı. Karşısında, hemen on metre kadar uzağında bir vatandaşın pankartı ilgisini çekti. Onlarca pankartın arasında gözleri bu pankarta takılıp kalmıştı. “Bu vatandaş, Atçalı olmalı…” diye düşündü. Evet, o pankartın sahibi Atçalı mıydı?..

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

bilinmez… ancak pankartta: “CUMHURİYETİN ATÇALISI, HOŞ GELDİN!..” yazıyordu. İşte bu pankart, yurt insanımızın Atçalılara bakışının bir yansımasıydı. Atçalılar; duruşlarıyla, geçmişleriyle, çektikleriyle, mücadeleleriyle “Atçalı olmak!..” deyimini çoktan hak ediyorlardı.

SONUÇ

Sizlere yakın tarihimizden bir fotoğraf sundum. Bu sahneyi belki fotoğraf olarak göremiyorsunuz. Ancak kapatın gözlerinizi, yaslanın arkanıza ve okuduklarınızı düşünün. İnanıyorum okuduklarınız, bir slayt gösterisi gibi geçecek gözlerinizin önünden. Osmanlı’nın Atçalısını düşünün… yani Atçalı Kel Mehmet Efe’yi. Haksızlığa, horlanmaya, ezilmeye başkaldıran; tarihe “Aydın İhtilali” olarak geçen hareketin başındaki o Atçalıyı düşünün. Fethi Bey’in de Cumhuriyetin Atçalısı olarak anılması, Atçalı olmanın ne olduğunun bir göstergesi değil midir sizce?

Ne dersiniz; Atçalı olmak bir ayrıcalık mıdır?.. Bu sorunun cevabı, tabii ki sizlerde saklı. Ben, şunu söylemekle yetineceğim: “Atçalılar ve Atça’da yaşayan dostlar; Atça’yı sindire sindire, bukle bukle, doya doya yaşayın; Atçalı olmanın, Atça’da olmanın keyfini çıkarın

Atçalı olmayıp da Atça’yı görmek isteyen dostlar; günün birinde yolunuz illaki Atça’ya düşecek. Kırın direksiyonu içeriye… gezin, Atça’yı ve Atçalıları tanıyın. Atça’yı ve Atçalıları çok seveceksiniz…

KARYA MOTOSİKLET KULÜBÜ ÖDEMİŞ YILDIZ KENT ARŞİVİ ve MÜZESİ (ÖYKAM)

Standard

KARYA MOTOSİKLET KULÜBÜ

ÖDEMİŞ YILDIZ KENT ARŞİVİ ve MÜZESİ (ÖYKAM)

Biliyorum üzerinden çok zaman geçti bu gezi yazısının. İçinde bulunduğumuz şu günlerde, yeni bir Yerel Seçim arifesindeyiz.Yerel Yönetim Yöneticilerinin ve yönetime aday olacak yeni adayların dikkatini çekmek için hazırladım bu yazıyı. Biliyoruz, Ege Bölgemiz bir açık Hava Müzesi adeta. Doğal güzelliklerin yanı sıra, antik ve etnoğrafik birikimine, folklorik özelliklerini de kattığınızda, olağanüstü, kültür ve sanat eksenli bir harmanla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu özellik ve güzelliklerin, yerelden ulusala, ulusaldan evrensele aktarılması için Yerel Yönetimlere elbette bir takım görevler düşüyor.

Geçmişte, Çine eski Askerlik Şube Binasını restore ederek çevre düzenlemesi yaparak, o eski binayı Kuva-yı Milliye Müzesi haline getiren zamanın Belediye Başkanı Sn Osman Aydın ve zamanının lüks ve ünlü Yıdız Otelini ÖYKAM (ÖDEMİŞ YILDIZ KENT ARŞİVİ ve MÜZESİ) haline getiren Belediye Başkanı Sn Bekir Keskin’i, Tire Kent Müzesi ile birlikte sair üniteleri de Tire’ye kazandıran Tire Belediye Başkanı Tayfur Çiçek’i unutmak mümkün değil elbette. Kısıtlı İmkanlarıyla ve Yenipazar halkının olağanüstü desteğiyle kurulan Belediye Başkanı Sn. Yüsran Erdem’in önderliğinde hayat bulan ORTHOSİA KENT MÜZESİ ve AŞAĞI DİP GÖLÜ çevre düzenleme v e yapılandırılması da Yenipazarlıların yüz akıydı.

Yerel Yönetimler hizmet sektörünün dışındaki Kültür-Sanat konusunda da  yörelerinin özelliklerini ve güzelliklerini gelecek kuşaklara aktarmada öncü olmalıdır. Yerelden ulusala, ulusaldan evrensele yolculuk ancak böyle başarılabilir. Aydın Büyükşehir ve İlçe Belediyelerinin bu konuda yapacakları olmalıdır.

Maksadım, konuya dikkat çekmek ve aday adaylarını, adı geçen müzeleri ziyaret ederek bilgilenmelerini sağlamaktır. Bu vesile ile 25 Temmuz 2013 tarihinde Karya Motosiklet Kulübü üyeleri olarak yaptığımız Ödemiş Gezisi yazısını fotoğraflar eşliğinde sunmak istedim.

…..

O gün;  (25 Temmuz 2013 Perşembe)Emre Ertem, Sürûr Süsleyen, Cem Bayman ve ben; motorlarımızı Ovacık Yaylasına doğru sürdüğümüzde, güzel bir gün olacağı nasıl da belliydi. Sırasıyla Yağdere, Kılavuzlar ve Uzunlar köylerini kat ettik. Deve Boynu mıntıkasına geldiğimizde, mutadımız üzere motorları kenara çekip, aşağıda Atça’ya kadar uzanan, o güzelim vadiyi seyrettik. “Bu toprakların bir ferdi olmak hem güzel hem de ayrıcalık…” diye konuşup gülüştük.

Hareketimizden kısa bir süre sonra Kızılcık Suyumuzun deposuna gelip oradaki görevli arkadaşla birkaç satır sohbet ettik. Dostumuz çay demleme teklifinde bulunduysa da teklifini: “İnşallah başka sefere, yolumuz uzun, Ovacık girişinde zaten çay molası vereceğiz…” diyerek erteledik.

Ovacık’a girmeden önceki kahveye geldiğimizde önce kahvelerimizi, sonrada çaylarımızı içtik bir güzel… Dinlendik… Kahvede oturan dostlardan Ödemiş yolu ile ilgili bilgiler alıp tekrar kontak çevirdik. Artık kontaklarımızı Ödemiş’e kadar kapatmayacaktık.

Baraj inşaatı nedeniyle yaptığımız güzergâh değişikliği neticesi; Bıçakçı, Pirinçci yolunu kat edip rotamızı Ovakent üzerinden Ödemiş’e kilitledik.

Küçük Menderes Nehri havzasını güneyden kuzeye koşup Ödemiş’te, Beydağı Motosiklet garajında kontak kapattık.

*

**

Yemek yerken sevgili dostumuz Ali Maşlak’a:

-Gelirken gördüm, bir tabelada: “Ödemiş Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi” yazıyordu, oraya da gidecek miyiz?..” diye sorduğumda.

-Elbette, siz hele karnınızı doyurun… Önce, Kayaköy Çakırcalı Mehmet Efe Mezarını ziyaret edelim sonra da ÖYKAM’a gideceğiz diyerek beni rahatlatmıştı.

Karnımızı doyurup, Kayaköy kabristanında Çakırcalı Mehmet Efenin mezarını ziyaret edip, rotamızı ÖYKAM’a çevırdik. Giderken:

-Kent Müzemiz gerçekten güzel oldu. Başkanımız Sn. Bekir Keskin olağanüstü bir gayret sarf etti bu müze için. Ödemiş’e yakışır, nitelikli bir müze oldu. Eski bir oteldi müze binası. Etrafındaki eski binalardan da bu müze kompleksine katılımlar olacak. Şu anda etraftaki binaların yenileme çalışması devam ediyor… diye anlattı Sn. Maşlak.

Bir arastanın önünden geçtik. Mihmandarımız Sn. Ali Maşlak’ın herkesle selamlaştığını görünce:

-Herkesi tanıyorsun dostum… dedim.

-İşimiz gereği, senelerin esnafıyız tabii ki Ödemiş’te… diye cevapladı.

Bir köşeyi döner dönmez gördüğümüz değişik bir kapıdan iç avluya girdik ve iç avludaki antik objelerle karşı karşıya kalıverdik. Çoğu etnoğrafik nitelikte olan pek çok obje vardı karşımızda.

Alt kattaki ünitede; Ayakkabıcı, Berber esnafına ait iki dükkân ve Tütün Odası adıyla bir bölüm vardı. Koridorda sergilenen çinilerin güzelliği nasıl anlatılır bilmem. Yüzlerce antik ve etnoğrafik eserlerin arasında kayboluyor insan. Ayrıca birkaç oda da sanırım toplantı ve paneller için düzenlenmiş müzede…

Üst katta ise üç koridor ve 11 oda bulunmakta. Koridorlarda yine tarihi objeler, objeler…

Prof. Dr. Sn. Engin Berber, ÖYKAM’ın Kurucu Müdürü. Kendisine 10 kişilik müthiş bir ekip eşlik ediyor. Eşlik ediyor diyorum; elbette bir ekip işidir yapılan ve bu ekip, olağanüstü bir yol kat etmiş bu güne kadar. Bu ekipte Arşiv Görevlisi olarak çalışan Sn. Sezgi Yüksel, üst kattaki ziyaretimizde bize eşlik etti. Müze ve müzede teşhir edilen eserlerle ilgili olarak bizi Sn. Yüksel bilgilendirdi. Belli ki bu ekip oldukça yol kat etmiş, durup dinlenmeden. Elbette kocaman bir teşekkürü hak ediyorlar. Sağ olsunlar, var olsunlar…

Üst katta üç koridor ve aşağıda adı yazılı odalar var:

Oturma Odası, Çeyiz Odası, Efeler Odası, Otel Odası, Mutfak, Görsel Tanıtım Odası, Ş. Saraçoğlu Anı Odası, Dr. M. Bengisu Anı Odası 1, Dr. M. Bengisu Anı Odası 2, Ödemişli Kültür ve Sanat İnsanları, Ödemiş Tarihi Odası.

Bunların yanı sıra; geçmişten günümüze taşınabilecek aklınıza ne gelirse bu müzede görmek mümkün. Bu müzeye yeni kapalı alanlar yaratmak için çalışmalar elan devam ediyor. Biz bu çalışmaları gördük; çok sevindik. Geçmişle geleceği birbirine bağlayan bu oluşumu yürekten kutluyoruz…

Bütün bu oluşumu ve güzellikleri bugüne taşıyan Ödemiş Belediye Başkanı Sn. Bekir Keskin ile ilgili elbette söylenmesi gereken pek çok şey var. Toplantısından sonraki zaman diliminde bir iki satır kendisiyle tanışmak, sohbet etmek şansı yakaladık. Sorduğumuzda:

-Sözel bir toplumuz, bir türlü yazmıyor, yazamıyoruz. Belge olmayınca da gerek ulusal platfomlarda gerekse evrensel platformlarda hep kısa kalıyoruz. Bir tarafımız hep buruk oluyor. Biz bu alışkanlığımızı kırmak, yok etmek istiyoruz. O sebeple Ödemiş’i didik didik tarıyor, her türlü belgeyi, bilgiyi kayıt altına almaya çalışıyoruz. Güzel yol aldık belki; ama yeterli değil. Zaman içinde, Kent Arşivimiz ve Müzemiz daha bir büyüyecek daha bir gelişecek. Ben de ekibim de buna inanıyoruz…. dedi Sn. Keskin…

Konuşmasının bitiminde gözleri, uzakların ötesinde bir yerlerde takılı kaldı sanki. Ne gelmişti aklına, neler düşünüyordu bilinmez. Dalmıştı…

Usulca:

-Başkanım, her yerleşim birimine bir Bekir Keskin gerekiyor sanki… dedim…

Mütevazıca gülümseyip:

-Kent belleğine sahip olmanın önemi ve gerekliliği aklıselim sahibi herkesin bildiği bir husustur. Ödemiş ve Küçük Menderes Havzasının tarihine ve kültürüne açılan bir pencere olan Ödemiş Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi (ÖYKAM) bunun için kuruldu. Binlerce belge, fotoğraf, obje; yüzlerce cilt kitap ve onlarca cilt gazete ve dergi hepimizin hizmetinde; size de imzalayarak verdiğim “Ödemiş Yazıları” kitaplarında yer almayan nice öykü ÖYKAM arşivlerinde ortaya çıkarılmayı bekliyor…

Sosyal Belediyeciliğin özü kent hizmetlerini iyileştirmek, kentte yaşayanların yaşam kalitesini yükseltmek, yüzlerini güldürmektir. Ama bizleri bekleyen görev sadece bu değildir. Başta tarım olmak üzere, ilçemizin tüm ekonomik yaşamının dışa açılarak daha ileriye götürülmesi gerekmektedir. Gereken, Ödemiş’in gelişimidir. Ben de Belediye Başkanı olarak buna öncülük edeceğim. Ödemiş’e sosyal belediyeciliği getirmek üzere bu yola çıktım. Benim önceliğim, Ödemiş’in gelişimi ve Ödemiş’te istihdamı arttıracak projelerdir. İşsizliğe çare aramakta belediyemizin inisiyatif alması, öncü olması gerekmektedir. Sosyal belediyecilik bunu gerektirir… dedi

Bekir Keskin 1956 yılında Ödemiş’te doğdu. İstiklal İlkokulu, İzmir Maarif Koleji (BAL) ve Ödemiş Lisesinden sonra ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünü bitirdi. 1988-1997 yılları arasında Ödemiş’te Elektrik Mühendisi olarak çalışan Keskin, iş yaşamını 1998 ile 2008 yılları arasında değişik firmaların yurtdışı projelerinde sürdürdü. 2009 yılından bu yana Ödemiş Belediye Başkanlığı görevini yürüten Keskin’in çeşitli dergilerde, “Enerji ve Özelleştirme” konularında yayımlanmış makaleleri bulunuyor. Bekir Keskin’in:

Belgelerin ışığında Ödemiş yazıları ve İlyas Hanna Seyahatnamesi adlı kitapları vardır.

Sevgili Dostlar;

Ödemiş’e yolunuz düşerse eğer Ödemiş Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi (ÖYKAM)’a mutlaka uğramalısınız. İnanıyorum orada kendi yörenizin, kendi beldenizin tarihine tanıklık edeceksiniz…

Saygılarımla…

ŞÜKRÜ DEMİRAYAK ve AYDIN ZEYBEĞİ

Standard

ŞÜKRÜ DEMİRAYAK ve AYDIN ZEYBEĞİ

Sevgili dostlar;

Bugün, benim çok sevdiğim ve görev yaptığım yıllarda, yurdumun her köşesinde katıldığım toplantılarda gururla okuduğum, dahası okumaktan büyük bir keyif ve zevk aldığım bir şiiri paylaşacağım.

Bu şiirle ilk karşılaşmam -tam olarak hatırlayamamakla birlikte- sanırım 1960 -belki de 1961- yılının sonlarında oldu.

O yıllardı işte; başlatılan Eğitim Seferberliği ile annem de Ortaklar Öğretmen Okulunda açılan hızlandırılmış kurslara katılarak Öğretmen olma hakkını elde etmiş ve Atça İlkokulu’nda (Atatürk İlkokulu) Öğretmenliğe başlamıştı. Annemin, Öğretmen Okulundan mezun olurken hazırladığı “NAHİYEMİZ ATÇA” konu başlıklı ödev kitapçığından okumuştum “AYDIN ZEYBEĞİ” şiirini. Nasıl etkilendiysem, aynı gün ezberimdeydi bu şiir. Sonraki yıllarda da bu şiiri, her platformda dostlarımla paylaşmaktan inanılmaz keyif almış; epey de sükse yapmıştım, hani…

L

Şiirin yazarı tanıdık bir isim. Sevgili Belediye Başkanlarımızdan Sn. Şükrü Demirayak. Sn. Demirayak 1925 yılı Sonbaharında, Atça eşrafından Merhume Münire ve Merhum Mehmet Demirayak çiftinin çocukları olarak Atça’da doğuyor.

İlkokulu Atça’da, Ortaokulu Aydın’da, Liseyi de Afyon’da okuyor. Şiirin yazılış tarihi 16 AĞUSTOS 1944/Afyon.

Hece vezniyle yazılan şiir, adeta bir roman formunda; uzun soluklu bir eser kimliğinde. İnanıyorum, dizeleri okurken sizler de uzun soluklu bir eseri okuyormuş gibi olacak, geçmişe yolculuk başlatacaksınız…

Halen yaşamını İzmir ve Kuşadası’nda sürdüren Sn. Demirayak’ın “Milli ve Mahalli Şiirler” adıyla yayınlanan ve dostlarıyla paylaştığı mütevazı bir şiir kitabı da var. “AYDIN ZEYBEĞİ” adı geçen kitabın ilk şiiri.

Ben çok sevdiğim bu şiiri Aydınlılarla buluşturmaktan son derece mutluyum.

Bu vesile ile, büyüğüm Sn. Şükrü Demirayak’a sağlıklı uzun ömürler diler; selamlar, saygılar sunarım.

AYDIN ZEYBEĞİ

 

Bu mahzun vatanda düşman görürsek,

Demişti: “Ezeriz!..” Aydın Zeybeği.

Avladı vatanda Yunan’ı tek tek,

Kır atın üstünde Aydın Zeybeği.

 

Boradan ziyade delice koşar,

Vatanın bağrında vatanla yaşar,

Zamanı gelince dağları aşar;

Kır atın üstünde Aydın Zeybeği.

 

Milletin derdini duyurdu, duydu,

Düşmanı nihayet önüne koydu,

Geldiği yollarda gözünü oydu;

Kıratın üstünde Aydın Zeybeği.

 

Mehmet’le el ele koştu yürüdü,

Düşmanın kolundan tuttu sürüdü,

Peşine takıldı ala bürüdü;

Kır atın üstünde Aydın Zeybeği.

 

Afyon: 16 AĞUSTOS 1944

MEMLEKETİM İNSANINI SEVİYORUM-I

Standard

 

Sevgili dostlar; hatırlıyorsunuz, 10 TEMMUZ 2013 Çarşamba günü Kuşadası Belediyesi İbramaki Sanat Galerisinde “ATÇA KAZAN BİZ KEPÇE” grubumuzun üyesi Sn. Etem Oruç’un hem söyleşisi hem de imza etkinliği vardı. Pek çok dostumuzla, anılan mekânda buluşup, bu etkinliğe katıldık ve etkinlik bittikten sonra Atça’ya dönüş başladı.
Sırasıyla Çamlık, Ortaklar, Germencik ve Aydın kat edildi. Buraya kadar bir problem yok; her şey gayet güzel devam edip gitti. Aydın’ı kat edip İmamköy’e gelmiştik ki sağımızda bir motosiklet gördüm; gördüm ya gözlerim fal taşı gibi açılıverdi, motosikletin üzerinde tam dört kişi vardı. Muhtemeldir ki Aydın’dan geliyorlardı. Trafiğin hızı kesildiğinde araçların aralarından öyle bir süzülüşleri vardı ki; görülmeye değerdi doğrusu. Hemen fotoğraf makineme sarıldım. Aracımızı kullanan sevgili Sürûr Süsleyen’e:
-Kaptan, şunları fotoğraflayalım; uygun bir pozisyon yakala bakalım… dedim.
Sevgili kaptan da uygun bir pozisyonda motorun yanında seyrederek bana bu fotoğrafı çekme şansını yakalattı.
Muhtemeldir ki motosikleti kullanan, ekibin Ağır Abi’siydi. Ve yine muhtemeldir ki; gençlere:
-Haydi binin bakalım, şöyle bir Forum yapıp gelelim…” diyerek onları Aydın Forum’a götürdü ve geri dönüş yolundaydılar. Bu fotoğrafı, Umurlu’yu kat ederken, “Umurlu Belediyesi EVRENOS VARDAR Hal Tesisleri” nin hizasında çektik.
Fotoğraflarının çekildiğini fark eden gençler bize el sallamaya ve motor üzerinde birbirleriyle şakalaşmaya başladılar. Hal böyle olunca Sürur Kaptan hemen gaz kesip onlardan ayrılmayı yeğledi. Bu arada:
-Aman abi, dikkatlerini dağıtmayalım; Allah korusun… dedi.
Artık onları takip ediyorduk. Beyköy’ü geçtikten sonra Köşk’e girdiler; biz de rahat bir nefes aldık.
O gün onların şanslı, şanslı oldukları kadar da güzel bir günüydü. Ancak yaşadıkları ya da yaşattıkları tehlikenin farkında olduklarını biliyorlar mıydı bilmem?
Biz motosiklet kullanırken; “ÖNCE EMNİYET” diyenleriz; ve sevgili gençlere:
-Aman dikkat, Önce Emniyet!.. diyoruz… 
15 Temmuz 2013

MALIKÖY TREN İSTASYONU MÜZESİ ve MUSTAFA KEMAL’İN KAĞNISI

Standard

 

MALIKÖY TREN İSTASYONU MÜZESİ
ve
MUSTAFA KEMAL’İN KAĞNISI

Sevgili dostlar;
Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğim Ankara seyahatimde, önce Sincan İlçesine bağlı Alagöz Mahallesinde bulunan, Sakarya Meydan Muharebesi Karargah Müzesine gittim. Yenileştirme çalışmaları nedeniyle müzenin kapalı olduğunu görünce, binanın dış cephesinden fotoğraflar çektim. Yetkililer, içeride teşhir edilen demirbaş eşyanın şu anda Anıtkabir Müzesinde sergilenmekte olduğunu; hazırlıklar tamamlandıktan sonra 2 ya da 3 aya kadar eşyaların tekrar getirilerek Karargah Müzesinin tekrar açılacağını söylediler. Ben de yönümü Alagöz’den 10 Km. kadar uzakta olan Malıköy’e çevirdim.
Trenle yaptığım seyahatlerde Malıköy’deki Müzeyi görür, trenin penceresinden ayrıntıları seçmeye çalışırdım. “İşte, fırsat bu fırsat…” deyip Malıköy’e vardım. Müzede görevli memur, güler yüzüyle karşıladı beni. Ziyaretçilerin olmadığı zaman diliminde kilitli bulunan Revir ve DDY envanterinde bulunan araç ve gereçlerin teşhiri için hazırlanan sergi binalarının kapılarını açtı. Ben de sindire sindire dolaştım müzeyi. Hem kapalı hem de açık alanda bulunan askeri araç ve gereçleri hem de heykelleri tek tek fotoğrafladım; doya doya gezdim. Genelkurmay Başkanlığı, Ulaştırma Bakanlığı ve DDY Genel Müdürlüğünce ortak hazırlanan bu müzeyi gezmenizi hatta çocuklarınızı gezdirmenizi şiddetle öneririm…
Malıköy’deki müzede bir heykel çok ilgimi çekti., Bir Anadolu kadını sırtındaki top mermileriyle betimlenmiş. Bir de iki öküz tarafından çekilen, top mermisi yüklü bir kağnı… Fotoğrafladım tabii ve aklıma hemen Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “MUSTAFA KEMAL’İN KAĞNISI” şiiri geldi haliyle. Malıköy’de çektiğim o kareyi de Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “MUSTAFA KEMAL’İN KAĞNISI” şiiri eşliğinde beğeninize sunmak istedim.
Hani gün gelir de yolunuz oralara düşerse bu müzeleri gezmenizi öneririm.
“Bu toprakların nasıl vatan olduğunu, çocuklarımıza anlatmak birinci görevimiz olmalı…”
Saygılar sunarım…
MUSTAFA KEMAL’İN KAĞNISI

Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar,
İnliyordu dağın ardı, yasla,
Her bir heceden heceden.

Mustafa Kemal’in kağnısı derdi, kağnısına
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik,
Nam salmıştı asker içinde.
Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü,
Doğrulmuştu yola önceden önceden.

Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,
Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar,
Kocabaş, çok ihtiyardı, çok zayıftı,
Mahzundu bütün bütün Sarıkız, yanı sıra,
Gecenin ulu ağırlığına karşı,
Hafifletir, inceden inceden.

İriydi Elif, kuvvetliydi kağnı başında
Elma elmaydı yanakları üzüm üzümdü gözleri,
Kınalı ellerinden rüzgâr geçerdi, daim;
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına.
Alını yeşilini kapmıştı, geçirmişti,
Niceden, niceden.

Durdu birdenbire Kocabaş, ova bayır durdu,
Nazar mı değdi göklerden, ne?
Dah etti, yok. Dahha dedi, gitmez,
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gacır gucur
Nasıl dururdu Mustafa Kemal’in kağnısı.
Kahroldu Elifçik, düşünceden düşünceden
Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş,
Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni.
Geçer götürür ana, çocuk, mermisini askerciğin,
Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım.
Bak hele üzerinden ses seda uzaklaşır,
Düşerim gerilere, iyceden iyceden.

Kocabaş yığıldı çamura,
Büyüdü gözleri, büyüdü yürek kadar,
Örtüldü gözleri örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal’in kağnısı, bacım,
Kocabaşın yerine koştu kendini Elifçik,
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

22 Haziran 2014

YASLANDIK BULUTLARA, YARENLİK ETTİK /16 Aralık 2014

Standard

YASLANDIK BULUTLARA; YARENLİK ETTİK…

Günün tarihi 14 Aralık 2014 Pazar. Her yola çıkacağımız gün toplandığımız gibi, yine Sevgili Ali Esen dostun işlettiği ve Atçalıların “Esnaf Kıraathanesi” olarak bildiği mekanda toplandık.
Sevgili Ali ve işletme çalışanlarıyla aramızda çok güzel bir dostluk köprüsü oluştu; ki kıraathanede toplanır toplanmaz:
-Hoş geldiniz abi; bugün yine yollardasınız galiba?.. dedi.
-He ya, yollardayız arkadaş.
-Ne tarafa kısmetse?
-Hele çaylarımız gelsin; biz ne tarafa gideceğimize karar vermedik henüz. Birazdan belli olur güzergâh.
Sevgili Ali çeriye seslendi:
-Çay getirin…
***
Çayından bir yudum aldıktan sonra gülerek konuştu:
-Şimdi… diye başladı, Sürur Kaptan… Bizim motorları burada yan yana görenler hemen: “Atça’nın üç delisi soğuk moğuk dinlemeyip yollara çıkıyor yine…” diyorlardır. Abi, geçenlerde duydum, üçümüze: “Atça’nın üç delisi diyorlarmış …”
Birbirimize bakıp, gülüştük… Cem Kaptan:
-Ee, insan karşısındakini kendisi gibi sanırmış; bunu söyleyenler sanırım bizi kendileri gibi kahvelerde okey oynayan, her taş çekişinde bir okey çekmeye çalışan kendileri gibi sanıyorlar… Ne diyeyim, Allah selamet versin… dedi. Bir kez daha gülüştük.
Aslında güzel şeyler yaptığımızı düşünüyoruz biz. Memleketimizi, çevremizi yeniden tanıyor, yeniden keşfediyoruz adeta. Senelerce çalıştıktan sonra, Atça’dan ve çevremizden uzak kaldığımız günlerin öcünü alıyor; gördüğümüz güzellikleri de sayfalarımız aracılığıyla paylaşmaya çalışıyoruz. Bu paylaşımlardan dostlarımız memnun görünüyorlar; bizler de memnunuz… O halde delilik: “Hoş geldi, sefa geldi…”
***
Sevgili Ali tazeledi çaylarımızı.
-İsterseniz Kemer Barajı kenarından Muğla, Menteşe İlçesine geçip geçen sene görüp de fotoğrafladığımız yaban orkidelerinin çimlenip çimlenmediklerine bir bakalım. Bu aralar oralarda güzel mantar da buluruz… dedi, Cem Kaptan.
-Neden olmasın… diye onayladım.
Sürur hazırdı çoktan.
-Haydi o zaman, yol uzun günler kısa; yolcu yolunda gerek.
Sevgili Ali Esen yolculadı bizi. Önümüzde 200 Km ye yakın bir yol vardı koşulacak. Koruyucu teçhizatlarımızın son kontrollerini de yaptıktan sonra yol verdik motorlarımıza.
***
Yol boyu etrafımızdaki enfes Sonbahar manzaralarını izleyerek, Değirmenyanı mıydı neydi -o köyün adını hep unutuyorum- o köyde bir çay molası verdik. Oradan sonra Baraj Gölü manzarasına karışan sonbahar görüntüleri eşlik etti yol boyu bize. Birkaç noktada durup baraj havzasına çöreklenmiş bulutları fotoğrafladık. Barajın “Arapapıştı” gediğini bulut altında izlemek ne büyük keyifti.
***
Artık Muğla İli sınırları içine girmiştik. Geçtiğimiz yıllarda gidip yerlerini tespit ettiğimiz yaban orkidelerine ulaşabilmek için ana yoldan çıkıp, tali köy yollarına daldık. Ne güzeldi doğa, ne güzeldi doğayla baş başa olmak. Bir ara durup, mis kokulu sandal ağaçlarının olgunlaşan meyvelerinden yedik. Bulutlarla yarenlik edip, yaslandıkonlara. Doğru iz üzerindeydik ve kısa bir sürüşten sonra da çimlenen orkidelerimizi bulduk. Orkidelerin olduğu mıntıkadan mantarlarımızı topladık. Giderken yanımıza aldığımız çökelek yağlaması, zeytin ve simitten oluşan nevalemizle karnımızı doyurduk.
Zaman nasıl da akıp geçivermişti.
Gece şartlarına kalmamak için o kadar uğraşmamıza rağmen belli ki geceye kalacaktık; yakınımızdaki bir köyden gelen müezzinin sesi: “Haydi, geç bile kaldınız…” dercesine uyardı bizi. Muğla Dağlarından hareket ettikten sonra çay molasını yine Değirmenyanı Köyünde verecektik ve saldırdık yola. Değirmenyanı Köyünden sonra Atça’ya kadar gece şartlarında ve ağır çekimde geldik adeta.
Soğuktu hava belki; ama biz memnunduk hayatımızdan. Bir günümüzü daha değerlendirdiğimizi düşünüyorduk…
Aslında, biz akıllıya hasretiz; ama Atçalılar deliye hasret değil. “Atça’nın Üç Delisi” Atça’ya yetiyor da artıyor bile…

DALAMA “Gerizler” SU KEMERİ/18 Şubat 2016

Standard

 DALAMA “Gerizler” SU KEMERİ/18 Şubat 2016

 

DALAMA SU KEMERİ
Sevgili Mustafa Demir Hocamla kaç zamandır Dalama’da bir Su Kemerini ziyaret edeceğiz. Ha bugün, ha yarın derken uzadı gitti. Dün (17 Şubat 2016 Çarşamba), atlayıp motora dayandık Dalama kapılarına. Bize verilen tarif üzerine birkaç noktadan saldırdıysak da bir türlü bulamadık kemeri. Umutlarımızın tükenmek üzere olduğu bir anda motosikletiyle Dalama istikemetine giden Dalama Zabıta Memurlarından bir dostu gördük yolda. Anlattık meramımızı. Güldü…
“Çok yakınsınız… takılın peşime.” dedi.
Takıldık; daha 500 Metre gitmedik ki asfaltta tali bir yola saptı ve hooop; karşımızda Tarihi Dalama Su Kemeri. Hocamla güldük birbirimize; yol bilmezliğimize…
Sizler için fotoğrafladık bu tarihi yapıyı. Yöreden bir dostumuz, Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait olduğunu anlattı bize. Dalamaya su ulaştırmak için vadi içine yapılan bir tesis olduğundan bahsetti. 
O sırada Dalama eşrafından iki kişi daha geldi yanımıza; onlarla, yine kemerden ve motosiklet sporundan bahsedip hatıralarımızı paylaştık karşılıklı. Veteriner Hekim olan dostumuz Muharrem Aktakka, Dalama Belediye Eski Başkanı Sn. Nihat Aktakka’nın oğluymuş. Ben Sn. Hihat Aktakka ile üyemiz Sn.Mehmet Ekizoğlu’nun Yenipazar’da gerçekleştirdiği “Türkiye’de Sulak Alanlar” konulu sunumu sırasında tanışmıştım. Sevgili Veteriner dostumuzla sohbetimi devam ederken bir telefonla doğum haberi geldi kendisine; neyse ki toplu bir fotoğraf çektirmiştik telefon öncesi ve hemen iyi dileklerle ayrıldık… Sanırım ilerideki günlerde yolumuz düştüğünde bir çayını içeceğiz Sn. Muharrem Aktakka’nın…
Bizim için verimli, güzel bir gündü. Bu günün fotoğraflarını sizlerle paylaşmak istedim…
Tekeriniz düz bassın… ÖNCE EMNİYET…

“SU YÖNETİMİ POLİTİKASI” Üzerine

Standard

“SU YÖNETİMİ POLİTİKASI” Üzerine

Sevgili dostlar; yine yağmur mevsimi gelip çattı. Önümüzdeki Nisan-Mayıs ayına kadar yağmurlar yağacak coğrafyamızda. Geçtiğimiz yıl yazdığım bir yazıyı bu yıl da yağmurlar başlamadan dikkatlerinize sunmak istedim…
Biliyorsunuz, birkaç senedir Atça Ovası sular altında kalıyor. Çiftçimizin elinden gelen bir şey yok; dahası yapabileceği bir şey de yok… “TARSİM” diyorlar ama duyduğum: “Tabii afet değil de barajdan su salıverme olduğu için sigorta kapsamına girmiyor…” denildiği ve hasara karşılık hasar bedeli ödenmediği. Çiftçimizin emeği de sermayesi de heba olup gidiyor. Üç seneye yakın Sevgili Dostum, “ATÇA KAZAN BİZ KEPÇE” grubumuzun üyesi Sn. Mehmet Ekizoğlu ile dirsek temasında bu konuyu işliyor, yetkililerin dikkatlerini “Su Yönetimi Politikası” üzerinde yoğunlaştırmaya çalışıyoruz. Tabii yağmurlar azalıp işler rayına oturduğunda bu konu unutuluyor ve bir daha ki yağmurlara kadar rahat olunmasa da rahatlamış gibi yapılıp, önlemler öteleniyor. Teknolojinin ve imkânların bu kadar geliştiği bir çağda bu konuda bir önlem alamamak ne kadar garip değil mi? Yurdun her köşesinde devasa iş makineleri harıl harıl çalışırken bu konuda sığ adımlar atılması beni üzüyor açıkçası. Geçtiğimiz son 1.5 – 2 Ayı hatırlayın lütfen. Taşkın Yenipazar’a kadar dayandı. Komşumuz Yenipazar, tabir yerindeyse hop oturdu, hop kalktı. Yenipazar Ovası sular altındaydı da Atça Ovası farklı mıydı? Hem Yenipazar hem de Donduran Köyü yolları sular altında kaldı günlerce. Yenipazar ve Donduran’la ulaşım Nazilli ve Dalama üzerinden sağlanabildi. Şimdilerde bu konuyu unuttuk sanki… Ama unutmayan merciler de var sanırım. Karınca kararınca DSİ kepçesi tekrar seddenin üzerine çıktı… Aydın Milletvekili siyasilerimizin çalışmalarını da basında izliyoruz. “Umarım seneye daha rahat olacağız…” demekten başka bir şey 

gelmiyor elimizden. Biliyorsunuz, geçen günlerde Pamukören Suçtu Şelalesi’ne bir keşif yürüyüşü gerçekleştirdik. 
Orada dikkatimi çeken eski bir su arkını Sevgili dostum Sürur Süsleyen’le enikonu inceledik, üzerinde konuştuk. Orada çektiğim üç fotoğrafı burada sizlerin dikkatinize sunuyorum. Birinci ve ikinci kare Bir kayanın kenarı kırılarak yapılan bir ark. Muhtemeldir ki bu kırılan kaya parçalarıyla bu ark yapılmış. Bu ark, kaç yıllık bilinmez. O zamanlar, Su Değirmenlerinin kullanıldığı zamanlar. Suuçtu şelalesinin döküldüğü yataktan değirmene su taşımak için yapılmış. Bazı yerlerde tünel şeklinde ilerliyor. İkinci fotoğrafta ise mini bir Kemerli Köprü görüyorsunuz. O köprü de bu arkın üzerine inşa edilmiş. Şimdi soruyorsunuz belki; “Böyle bir arkın üstüne köprü de ne ola ki?..” diye. Bu minik köprüyü, yukarıdan gelen suların 
taşıdığı toprak ve taş parçaları tıkayıp da değirmene giden suyu kesmesin diye yapmışlar. Bizim tahminimiz, bu sistem, elli senenin üzerinde. Düşünüyorum da insanlar o zamanlar, Su Yönetim Politikasını gerçekten başarmışlar. 
Bugün, buna benzer sistemleri yürürlüğe koyarak ovalarımızın taşkından korunmasını sağlayamaz mıyız? Buna benzer Su Yönetim Politikaları üretemez miyiz?..
  Saygılar sunarım…