ATÇA MOTOSİKLET GEZGİNLERİ  Akdeniz-Ege Turu, Finike-Kaş, 3 ncü Etap, 190 Km. 6 EKİM 2013

Standard

KARYA MOTOSİKLET KULÜBÜ
Akdeniz-Ege Turu, Finike-Kaş, 3 ncü Etap, 190 Km.

Günün tarihi 8 EYLÜL 2013, Pazar. Saat, sabahın 07:00 si. Ayaktayız, toparlanıyoruz. Önümüzde koşulacak 190 Km.lik bir yol var… Bugün Finike-Fethiye etabını koşacağız; bu koşu esnasında, yolumuz üzerinde bulunan, Demre’deki Noel Baba Kilisesini ve Myra Antik Kenti’ni de ziyaret edeceğiz. Demre’nin bu konuda hatırı sayılır bir ününün olduğunu biliyor, burayı ziyaret etmeyi ve buralarda fotoğraflar çekerek, bu çektiğimiz fotoğrafları grup üyelerimize sunabilmeyi çok önemsiyoruz.
“Bugün, yoğun bir gün olacak, bu belli; o halde iyi bir kahvaltı yapmalıyız…” diyerek, Zemuri Cafe&Beach’de sabah kahvaltısı için hazırlanan masalardan birine oturuyoruz. Kahvaltıda, yol ile ilgili ayrıntıları konuşuyor, satır aralarında da bir yandan haritayı inceliyoruz…
Kahvaltımız bitiyor, hesap… kontakları açıp motorlarımızı çalıştırıyoruz… ve saat 10:00 ve yeniden yollardayız. Sezi Kaptan, son dönemeçte arkamızda kalan Finike’ye el sallıyor.
Finike Körfezinin batı sınırındaki Alacadağ’ın tatlı bir eğimle denize daldığı Çoktaş Burnu’na geldiğimizde; kıyılarda yer yer turkuvaz biraz açılınca da lacivert bir renge bürünen Akdeniz’in doyumsuz sularına hayranlıkla bakıyoruz.
30 Km. süren bir kıyı şeridi yolculuğundan sonra Demre’deyiz. Molayı, Demre’yi çıkar çıkmaz Çayağzı’nda verecek, dinleneceğiz. Çayağzı, Kaleköy ve Üçağız’la birlikte Kekova’yı oluşturan yerleşim birimlerinden biri. Kekova Körfezinde Mavi Tur yapmak isteyenlerin önemli bir uğrak yeri. Tur tekneleri ve balıkçılar, limanın demirbaşları.
Motorlarımızı durdurup bir büfenin önündeki masaya oturuyoruz. Siparişlerimizi, orta yaşı henüz geçmiş bir bey alıyor; çay istiyoruz.
Çaylarımızı içtikten sonra Sevgili Sürûr’la limanda dolaşıyor, mavi tur teknelerinin ve kıyıda balık tutmaya çalışan olta balıkçılarının fotoğraflarını çekiyoruz. Fotoğraf çekerken yanımıza gelen Cem: “Eğer gidecekseniz burada fazla zaman kaybetmeyin. Biz burada kalacağız…” diyor. Biz de hemen motorlarımıza atlayıp Demre, Noel Baba Kilisesine hareket ediyoruz…
Demre Noel Baba Kilisesine geldiğimizde etrafta çok miktarda Rus turistin olması hatta turist kafilelerinin tamamının Rus olması dikkatimizi çekiyor. Rusların bu bölgeye özel ilgi göstermelerini de; 1853 yılındaki Kırım Harbi sırasında, burada bir Rus Kolonisi kurmak için Anna Golicia adındaki bir Rus kontes adına toprak satın almaları ve bunu fark eden Osmanlı Devletinin bu toprakları geri alması… olarak değerlendiriyoruz…
Belli ki kilise pek çok tadilat ve yenileştirme çalışmalarından geçirilmiş. Halen de çalışmalar devam ediyor.
Biz, Noel Baba Kilisesi’ni gezdikten sonra yönümüzü Myra Antik Kentine çeviriyor ve Antik kente giriş yapıyoruz. Asıl adının Ta Myra olduğumu öğreniyoruz. Demre adının da bu addan yumuşatılarak konulduğunu düşünüyoruz.
Myra Antik Kenti tam bir kaya mezar cenneti. Büyük bir Anfi tiyatro ve şehrin diğer üniteleriyle hâlâ kazılmayı bekleyen bir antik alan görünümünde. Myra’da motorlarımızı bırakacağımız bir yer ararken önündeki seyyar soğutucu içinde su ve meşrubat satan bir kişi: “Abi, motorlarınızı şöyle koyun, biz buradayız nasılsa; biz de motorcuyuz…” deyince, teşekkür edip, onların yanına motorlarımızı koyarak antik kente yöneliyoruz… 
Ziyaretçiler, antik kente adım atar atmaz kendilerini agora denilebilecek ve kenti rahatlıkla görebilecek bir noktada buluyorlar. Biz de bu arada, sizlere ulaştırabilmek için, onlardan da bir kaç kare alıyoruz. Sürûr Kaptanın: “Tiyatroyu gezelim…” teklifine teşekkür ediyor: “Ben almayayım, sen buyur…” diyorum… Gülüşüyoruz… O sıcakta, taş bloklarının üzerine tırmanıp gezmeyi gözüm kesmiyor…
Sürûr tiyatroya doğru tırmanırken telefonum çalıyor. Arayan, grubumuzun Antalya ayağı temsilcileri Sn. Derya Şahin ve kardeşim Nail Atasoy. Kardeşim: “Nerelerdesiniz?.. Biz, Finike’yi kat ettik…” diyor. Ben de: “Biz Sürûr’la Myra’dayız yarım saate kadar Demre çıkışında Çayağzı’nda oluruz. Sezi ve Cem oradalar. Orada toplanalım…” diyorum ve telefonları kapatıyoruz.
Artık yavaş yavaş Çayağzı’na dönmeliyiz. Böyle bir etkinlikte, Antalya’nın çok güzel bir köşesinde kardeşimle buluşacak olmanın heyecanını duyuyorum içimde. Motorlarımızı bıraktığımız motorcu dostların yanına geldiğimizde sohbet ediyoruz birkaç satır. Bize soğuk nar suyu ikram ediyorlar. Nereden gelip nerelere gideceğimizi sordular; anlattık kısaca. Anlattıklarımız ilgilerini çekmişti, ilgiyle dinlediler bizi. Atça’yı biliyorlardı, Atçalıyı biliyorlardı. Biraz yaşlı olanı: “Atçalı bizim de efemiz, biz de efe öyküleriyle büyüdük; kültürümüzün bir parçasıdır efelik…” diyerek sohbete son noktayı koydu… Biz de motorlarımıza binerek Çatalağız’a hareket ettik.
Çatalağız’a geldiğimizde ekibin toplandığını ve sohbet ettiklerini gördük. Sarıldık birbirimize. Hal hatır, hoş beşten sonra bir proğram yapma gereği duyduk elbette. Sevgili Derya ve Nail Kaptanlar -onlar özel bir hava yolunda gerçekten kaptan pilotlar zaten- yemek teklifinde bulundular. Bir yerlerde yemeklerimizi yiyip, sonrasında hep birlikte Kaş istikametine motor sürecek, onlardan Elmalı kavşağında ayrılacak ve Kaş-Fethiye yoluna girecektik. Onlar da Elmalı-Korkuteli üzerinden Antalya’ya döneceklerdi… Biz, bu yol planlarını yaparken bizi dinleyen büfe işletmecisi dostumuz: “Siz şimdi Üçağız’ı görmeden Kaş üzerinden Fethiye’ye mi gideceksiniz?.. Üçağız’a uğramayacaktınız da buralara neden geldiniz ki?.. Eğer Üçağız’ı görmeyecekseniz, buradan, hiçbir yerde eğlenmeden evinize gidin…” deyince birbirimizin yüzüne baka kaldık… Sevgili Cem: “Üçağız’a gidiyoruz, sonrasındaki hareket tarzımızı orada şekillendirelim…” dedi ve motorlarımıza ilk hareketi vermek için kontakları çevirdik… Artık yollarda altı kişiydik…
İnişler, çıkışlar, dönemeçler… bir noktaya geldik ki gördüğümüz manzara doyumsuzdu. Durduk; bir tepenin başından aşağıdaki lacivert denize çakılı kalmıştı gözlerimiz. Fotoğrafladık bu manzarayı ve salıverdik motorlarımızı Üçağız’a doğru… Artık Kekova Üçağız’dayız…
Fatih Sultan Mehmet’in “Bakacak Tepesi”nden Amasra’ya doğru şöyle bir bakıp: “Lala Lala, Çeşm-i Cihan (Dünyanın gözü) bura m’ola?..” demiş ya; inanın yukarıdan bakılınca Üçağız gerçekten insana Çeşm-i Cihan gibi görünüyor…
Motorlarımızı park yerine koyduktan sonra, Üçağız’daki Onur Restoran’a girip yemeklerimizi yedik, sohbet ettik.
Zaman hızla ilerliyordu tabii. Sevgili dostumuz Sezi: “Baylar, Fethiye için önümüzde nereden bakarsanız bakın, en az 100 Km. lik bir yolumuz var. İsterseniz şöyle bir düşünün; bu geceyi Kaş’ta geçirmemiz isabetli bir karar olur; geceleyin yollarda olmaktansa bir kampta olmak daha iyi değil mi sizce?..” deyince haklı olduğunu düşündük. Gündüzü ekonomik kullanıp, Kaş’ta kalmaya karar verdik. Nasılsa vakit o an için müsaitti… Ve geceyi Kaş’ta geçirme kararı aldık…
Yemek güzel, sohbet güzel, Üçağız güzel… Mavi tur teknelerinin biri geliyor, diğeri gidiyor limandan. Yemek sonrası, restoranı işleten hanımefendi kahvelerimizi getiriyor, içiyoruz. Yol haritamızı inceliyoruz.
Saat 16:00.
Kalkıyor, motorlarımıza geliyor ve motorlarımızı çalıştırarak Kaş-Fethiye yoluna giriyoruz… Dikkatliyiz, neşeliyiz… Aman aman bir trafik yok. Yolun ve trafiğin müsait olduğu zamanlarda yol boyundaki güzelliklerin ve birbirimizin fotoğraflarını çekiyoruz.
Üçağız, Kaş, Elmalı kavşağındayız… duruyor, vedalaşıyoruz. Elmalı istikametine giden sevgili Derya ve Nail Kaptanların arkasından el sallayıp Kaş rotasına dönüyoruz… Kaş için az bir yolumuz kaldı…
Kaş-Elmalı kavşağına kadar çok güzel geçen yol bir anda kâbusa dönüşüyor bizim için. Yokuş aşağı iniyor ve süratle irtifa kaybediyoruz. Bir anda yol çalışmasının tam ortasında buluyoruz kendimizi. Lastiklerimizin altından mıcırlar henüz döküldüğünden motorlarımızı kontrol etmekte zorlanıyoruz. Süratimizi ve vitesimizi düşürüyoruz. Yine de böyle bir eğimde ve zeminde tutunmak oldukça zor.
Bazı sürücüler arabalarıyla yanımızdan hızla geçiyor ve bize taş fırlatıyorlar. Kasklarımıza vuran bu taşlar beynimizi çınlattıkça biz de onların kulaklarını çınlatıyoruz tabii…
Artık Kaş’tayız… Kaş çok güzel… Olympos Kamping’e çadırlarımızı kurarak, motorlarımızla Kaş’a iniyoruz. Yemek yiyor, geziyor ve gece yarısına gelmeden Kampa dönüp istirahate çekiliyoruz…
Sabaha önümüzde 114 Km.lik bir yol var…
Börtü böcek sesleri sürüp giderken, gecenin koynunda kayboluyoruz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir