Ege-Akdeniz Turu, Kaş-Fethiye, 4 ncü Etap, 114 Km.

Standard

Ege-Akdeniz Turu, Kaş-Fethiye, 4 ncü Etap, 114 Km.

ATÇA MOTOSİKLET GEZGİNLERİ
Ege-Akdeniz Turu 4 ncü Etap Kaş-Fethiye 114 Km.

Fotoğraflar: Sürûr Süsleyen, Cem Bayman, İsmet Nadir Atasoy
Günün Tarihi 9 EYLÜL 2013. Bugün İzmir’in 91 nci kurtuluş yıldönümü. 
Turumuzun dördüncü gününe erkenden merhaba dedik. İlk uyanan ben oldum sanırım. Uyanır uyanmaz şişme yatağımın hava kapaklarını açıyorum ve bu işlemden dolayı yatakta sıkışan hava büyük bir fısıltıyla dışarı çıkmaya başlıyor. İşte bu ses, kamp sakinlerini harekete geçiriyor; öksürmeler, yan dönmeler ve havası kaçırılan şişme yatakların sesi ardı ardına gelmeye başlıyor… Bir yandan toparlanıyor, bir yandan da günün planını konuşuyoruz.
Kaputaş Plajları, Xanthos Antik Kenti ve Saklı Kent; Fethiye güzergahımızdaki uğrak yerlerimiz olacak. Kahvaltıdan sonra Sürûr ve Sezi Kaş’a giderek, Sürûr’un motoruna bir ayar daha yaptıracaklar.
Toparlanmamız, yüklerimizin sarılması bitti. Motorlarımızı çalıştırıp, kampın deniz kenarındaki restoran ve cafe bölümüne geldik. Sabahleyin deniz ne güzel. Erken yola çıkan tekneler, birer birer önümüzden geçerek adeta resmigeçityapıyorlar. Ben bu teknelerle birlikte, sahilden ve plajdan fotoğraflar çekiyorum. Restorandaki masalar kahvaltı için gelen kamp sakinleriyle dolu. Son olarak restoranın önüne park ettiğimiz motorlarımızın da fotoğrafını çektikten sonra içeri giriyorum. Bir masada tek başına oturan genç bayanın bana bakıp gülümsediğini görüyor ve dikkatlice bakıyorum:

-Elif Ablacım!..
-Nadir Amca merhaba, bu ne güzel bir tesadüf.
-Gerçekten çok güzel bir tesadüf, tatildesin?..
-Evet, kısmet olursa yarın ayrılıyorum; oturmaz mısın?..
Sevgili Elif’in masasına oturuyor ve garsondan bir çay istiyorum. Elif’i Eskişehir’den tanıyorum. Benim çay bitene kadar sohbet ediyoruz; onun da kahvaltısı bitiyor. Sevgili Sürûr fotoğrafımızı çekiyor ve Sevgili Elif’le vedalaşıyoruz.
Kahvaltı siparişlerimiz geliyor; yol kritiğini kahvaltıda yapıyoruz. Kahvaltı sonrasında Sürûr ve Sezi, Kaş’a, Sürûr’un motor ayarı için gidiyorlar…
………..
Sevgili Sürûr ve sevgili Sezi’nin dönüşleri gecikmişti sanki…
-Gelemediler… dedim.
-Hele biraz daha bekleyelim bakalım, olmazsa arar, sorarız… dedi Cem.
Az bir zaman geçmişti ki; geldiler… Saat da 12:00 ı geçmişti, birkaç satır lafladık. Biz de kask ve koruyucu teçhizatlarımızı kuşanarak kontaklarımızı açtığımızda saat 12:30 u gösteriyordu.
İlk çeyrek saatin sonunda tamamen yola kilitlenmiş, menderesler çizerek devam edip giden yolda keyifle motor sürüyorduk artık. Cem öncümüz, Sürûr artçımızdı. Solumuzda kalan laciverdi denizi seyrede seyrede ilerlerken, sevgili Cem: “Duracağım…” işareti yapıp bir dönemece girdi. Tabii o daha önce bu yollardan geçmenin avantajını kullanıyordu. Zaten o yüzden bu etapta öncülük görevini üstlendi. Arkasından ben dönemece girdim ve yolun kenarlarındaki park yerlerine bırakılmış yüzlerce araba gördüm… “Burası neresi?..” demeye gerek kalmadan “KAPUTAŞ PLAJLARI” tabelasını görüyorum. Tabela tamam da ortalıkta plaj falan görünmüyor. Neyse, sağa yanaşıp motordan iniyorum. Cem’le göz göze geliyoruz; o da benim soran gözlerimin farkında…
-Abi, makineni al da gel… deyip yürüyor.
Alıyorum makinemi ve yolun karşı kıyısına yürüyorum. Kıyıya geldiğimde şaşkın bakışlarımı fark etmiş olacak ki:
-Ne güzel değil mi?.. diyor.
-Güzel değil, büyüleyici… diyorum…
Üç aşağı beş yukarı, yetmiş beş metre kadar bir yükseklikten kıyıları turkuvaz, az ilerisi koyu lacivert bir kumsalla karşılaşıyorum. Gerçekten büyüleyici… Kumsala merdivenle iniliyor; basamak basamak tüketiyorsunuz yolu; inerken de çıkarken de… Kumsalda fark edebildiğim kadarıyla hep gençler var. Eee, benim gibi bir adamın oraya inip çıkması ne demek; elbette çok zor… Şöyle bir düşündüm… “75 metre. Her daire 3 metre yükseklikte olsa, 25 daire, bir dairenin yüksekliği 16 basamak; etti mi size 400 basamak… Hesap bu işte…
Sevgili Cem ne düşündüğümü anlamış olmalı ki:
-Abi, ne dersin, inelim mi?.. diye sorduğunda; gülmekten kendisine cevap veremedim…
Fazla eylenmiyoruz orada. O yüksekten fotoğraflar çekiyoruz.
Tekrar yol… Hedefimizde Kalkan var… Kalkan’da eylenmeyeceğiz; sadece yakıt ikmali yapıp Kınık Kasabasında bulunan Xanthos Antik Kenti’ne gideceğiz… ve biz o istikamette motor koşturuyoruz…
Kalkan’da yakıt ikmali, çay ve buzlu su… Buzlu su içmek de Sevgili Sezi dostumuzdan bize geçen bir alışkanlık oldu bu gezide. Bundan sonra, suya buz koymadan nasıl içerim bilmem…
………..
Kalkan’dan hareketle Fethiye yoluna revan olduk. Seralık alanlardan geçiyoruz. Buralar tam bir sera cenneti.
Kınık Kasabasına geldiğimizde anayoldan içeriye sapıp Xanthos tabelalarını takip ederek, Antik kente geliyoruz…
Bakın “VİKİPEDİ” bu kent için neler yazıyor:
“Ksantos (Likya dili: Arnna) Fethiye yakınlarındaki antik kent. Fethiye-Kaş karayolunun 70 km.sinde bulunmaktadır. Antik Çağda Likya’ya başkentlik yapmıştır. Kentte ele geçen en eski kalıntılar MÖ 8. yüzyıla kadar gitmektedir. Pek çok tarihi olaylara ve savaşlara sahne olan kentten günümüze ulaşan kalıntılar arasında kaya mezarları, lahit mezarları ve Likya kültürüne özgü dikme mezar anıtları vardır. Likya akropolü erken dönem eserleri arasındadır. Birçok kez onarılmış tiyatro ve Erken Hıristiyanlık Döneminde yapılmış kilise görülebilecek eserler arasındadır. 1840’lı yıllarda antik kentte kazılar yapan İngiliz Fellows, “Nereidler Anıtı” ile pek çok eseri British Museum’a götürmüştür.”
Vikipedi’de yazanlar bunlar, elbette ben ve Sevgili Sürûr makineleri kaptığımız gibi dalıyoruz antik kente. Şehrin içlerine ve nekropol alanına doğru ilerleyip fotoğraflar çekiyoruz. Yenice yapılan kazıda ortaya çıkarılan mermerli ana yolda yürüyoruz keyifle. İşimizi bitirip geri döndüğümüzde nefeslenirken, Sezi ve Cem’e seraları soruyoruz. Onlar da Ziraat Mühendisi olmanın verdiği birikimle bizlere seralar hakkında bilgiler aktarıyorlar…
………….
Cem:
-Haydi bakalım, yolcu yolunda gerek; bir sonraki molayı Alaçat’ta vereceğiz… diyor ve demir atlarımızın dizginlerini Fethiye’ye doğru boşaltıyoruz. Kızılçam ormanlarından geçiyoruz. Çevre güzel, yol güzel, hava güzel… kayıp gidiyoruz ormanın içinden…
Alaçat’dayız… “SAKLI KENT 15” levhasının dibindeki köy kahvesinde çaylarımızı, kahvelerimizi içiyoruz. Cem, Fethiye’de ikamet eden arkadaşı Sevgili Yusuf Ziya Arıkan’ı arayıp, durumumuz hakkında bilgilendiriyor, sonra da bize dönüp:
-Problem yok bu gece Katrancı Koyu’ndayız; ancak bende inceden bir ağrı başladı sanki… diyor.
Ağrı kesicilerden çıkarıp:
-Sende kalsın… diyerek Cem’e veriyorum.
Bir tanesini içiyor ve motorlarımızı Saklı Kent’e yönlendiriyoruz…
Yokuşun bittiği yerde iniş, inişin bittiği yerde yokuş başlayan bir orman yolundayız. İniyoruz, çıkıyoruz.
Ve Saklı Kent. Burası ne kadar kent hâlâ çözebilmiş değilim; bir cennet burası… Muğla-Fethiye İlçemiz sınırları içine saklanmış bir cennet… Yemek yiyoruz… Sürur ve ben kanyona girmek için dostlarımızdan ayrılıp turnikelere yöneliyoruz…
Sürûr:
-Cem Abi ağrı çekiyor ama belli etmiyor sanki… diyor.
Kanyona giriş yapıyoruz…
Bir yandan fotoğraf çekiyor, bir yandan dinleniyor bir yandan coşkun suların sesini dinliyoruz. Önümüzden on beş kişilik bir rafting grubu start alıyor…
Sürûr:
-Cem Abi, sıkıntı var mı?.. diye soruyor.
-Siz gelmeden önce bir ağrı kesici daha aldım… diyor ve ekliyor:
-Fazla da geç kalmayalım. Hoş, şunun şurası aman aman bir yolumuz da kalmadı. Ama vakitlice gitmekte yarar var…
………..
Veee, Katrancı Koyu’ndayız. Sevgili dostumuz Yusuf Ziya Bey beklemiş beklemiş ve gitmiş. Görevliler kamp yerimizi gösteriyor, çadırlarımızı kuruyoruz. Yemek için restorana geliyoruz. Yemek sırasında ertesi günün planını yapıyoruz; sabaha, Kaya Köy ve Ölü Deniz var.
Cem sıkıntılı sanki:
-Ben yatacağım… diyor.
Hep birlikte kalkıyor, gecenin zifiri karanlık koynunda kayboluyoruz…
9 EYLÜL 2013

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir