ATÇA’DA ZEYTİN, İNCİR, ve ÜZÜM/24.09.2014

Standard

ATÇA’DA ZEYTİN, İNCİR, ve ÜZÜM/24.09.2014


Sevgili dostum ve grubumuzun sevgili yöneticilerinde Sn. Mustafa Çalt’ın “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanunda değişiklik yapılmasına dair Kanun Tasarısı” ile ilgili paylaşımını görünce Atça’nın lokomotiflerinden Zeytin, İncir ve Üzüm mahsulü ile ilgili bir yazı yazmak gereğini duydum. Bu yazımı da tahmin edeceğiniz gibi Atça’dan fotoğraflarla renklendirmek istedim. Umarım bu sayfadan ilgilenenlere ulaşacaktır bu yazım. Kaleme aldığı yazı nedeniyle Sevgili Dostum Mustafa Çat’ı kutluyorum.
Saygılarımla…
Ve zeytin, ve incir, ve üzüm…
Dostlukları bin yıllardır süregelen, esrarengiz ve esrarengiz olduğu kadar da cömert üç Ege ağacı. Bu üç ağaçtan söz edildiğinde, akla ilk olarak, Ege Bölgemizin Büyük Menderes Havzası gelmektedir. Antik dönemlerde, İONİA (İyonya) ve KARİA (Karya) olarak adlandırılan bu bölge; o dönemlerden beri, zeytinin, incirin ve üzümün ana-vatanıdır. Binlerce yıldır koyun koyunadır bu üç ağaç. Bu bölgedeki antik buluntuların üzerlerinde belgelenmiştir bin yıllara varan birliktelikleri. Gerek lahitlerde, gerek sütun başlıklarında, gerekse sütun başlıklarının üzerindeki kirişlerde, hep, birlikte betimlenmiştir bu üç ağacın dalları, yaprağı, meyvesi. O dönemlerde mermere can verenlerin en çok kullandıkları bezeme motiflerinin ana temasını oluştururlar her üçü de. Onlar hep yan yana olmuşlardır; en güzel gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzünde…
Bin yıllardır havzanın lokomotifi olan bu üç ağaç; mağrurdurlar. Zeytin ağaçları, kolları gökyüzüne açılan, davul-zurna eşliğinde zeybeğe durmuş efeler gibidirler… Yalnızdırlar, dilleri vardır da konuşmazlar; yörenin binlerce yılına şahittir onlar. Efelerin sırdaşı, yol göstereni, nirengi noktalarıdır her biri…
Zeytin ki; hırpalarsınız, döversiniz, sırıkla kolunu kanadını, dalını budağını kırarsınız da bir yıl sürer kırgınlığı. İkinci yılında, bir yanı yeşil bir yanı gümüş renkli yanar döner yapraklarının arasından önce eflatun-beyaz çiçekleriyle sonrasında yeşil-kırmızı-siyah meyvesiyle gülümser, koşar insana. Üzmeye değil, ezmeye gelir zeytin. Ezildikçe, damla damla kan olur insanda; can olur.
İncir ki; küçümsersiniz… “Darı unundan baklava, incir ağacından oklava olmaz…” der bıyık altından gülersiniz. Gevrektir dalı; asılırsınız, kırılıverir. Kızmaz, kendi yeni içinde, sütlü salgılarıyla tamir eder kolunu kanadını. Belki ondandır bin derde deva olması. Bin yıllardır hiç eksilmemiştir yüzündeki gülücükler. Balım balım sunar meyvesini, gülerek koşar insana; cevherini sergiler cömertçe.
Davul-zurna eşliğinde zeybek oynamaya duran efesinin yanında, yeldirmesini ve üç eteğini savuran gelin kızlar gibidir… Efesi ne kadar kasılırsa, ona inat yumuşayan, yumuşatandır o…
Boşuna değildir, eski yağhanelerde çuvalla incir bulunması. Boşuna değildir, o incirlerin bakır çanaklar içindeki yenice süzülen zeytinyağına batırılıp yenmesi. Yağım yağım, balım balım…
Üzüm de Anadolu’nun dört bir yanından gülümser gibi katılır zeytin ve incire. Bir bakarsınız, Erzurum’un Dadaşı olur da omuz omuza Bar tutar; Karadeniz’de Horon tepen uşaklar gibidir kolları birbirine dolanmış, Güneydoğuda eğilip bükülerek Halay çeker gibi omuz omuzadır hep… İç Anadolu’da koç gibi meydanlarda dönenleri betimler, Trakya’da elleri mendilli karşılamaya duran yüreklerden bir farkı yoktur.
Boşuna değildir, bu ağaçların binlerce yıllık dostluğu. Boşuna değildir Büyük İskender’in bu topraklara hayranlığı; onu bu topraklara mıhlayan, bu üç güzel ağaç ve bu ağaçların cana can katan meyveleridir işte… Onlar, bu toprakların sihirleridir, iksirleridir…
Bir sığırcık zeytinden, bir saka incirden, bir karatavuk üzümden alır da lokmasını, sindirimden sonra dışkılar çekirdeklerini. Milattan önce 2000 küsur yıllık bir tonozun üzerinde bitiverir zeytin, taş bir kuyunun içinden yeşerip geldiğini görürsünüz incirin, bir özün içindeki ağaca sarılıvermiş görürsünüz üzümü.
Atça’da bu görüntüleri yakalamak zor değil. Yanınızda, yanı başınızda, komşunuzda, bahçede, bağda, dağda, kırda, bayırda her yerde…
Sevgili dostlar, çevrenin hızla kirlendiği, bu yüzden doğanın ve iklim şartlarının bile süratle değiştiği dönemleri yaşıyoruz. Bu durum sadece yurdumuz için geçerli değil elbet. Ne yazık ki dünyamız bu tehditle karşı karşıya.
Ezop’un masallarında anlattığı gibi; Menderes’ten su içen tilkiler yok artık… Çünkü Menderes kirli akıyor…
…..
En güzel gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzünden selamlar, saygılar size…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir