ATÇA’DA MEZARLAR VE MEZAR TAŞLARI/22 Temmuz 2015

Standard

ATÇA’DA MEZARLAR VE MEZAR TAŞLARI/22 Temmuz 2015

ATÇA’DA MEZARLAR VE MEZAR TAŞLARI

Mezar” kelimesi, dilimize Arapçadan girmiş bir kelimedir. Keza; Sin, Kabir, Makber, Medfen, Merkad kelimeleri de yine dilimize Arapça’dan girmiş olup, “Mezar” anlamına gelmekte ve: “Cenazenin konulduğu yer… Ölü gömülen çukur…” olarak tarif edilmektedir. Arapça olan bu kelimelerin karşılığı TDK (Türk Dil Kurumu) sözlüğünde “Gömüt” olarak karşılık buluyorsa da bu kelime, pek sık kullanılan bir seçenek olarak karşımıza çıkmamaktadır.

Ölülerin gömüldükleri mezarların oluşturduğu alana da “Mezarlık” ya da “Kabristan” denmektedir. Mezarlıkların eski devirlerde evlerin ve ibadethanelerin yanı başında olduklarını biliyoruz; hatta İç Anadolu bölgesinde bir dönemde hüküm sürmüş Frigya Uygarlığında toplumun, ölülerini evlerinin içine gömdükleri de bilinen bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Orta Çağ’da Veba ve Kolera salgınlarının yaşanmasına neden olarak, yerleşim birimleriyle iç içe olan mezarlar, mezarlıklar gösterilmiş ve sonrasında yerleşim birimlerinin dışında mezarlıklar kurularak defin işlemleri buralarda yapılmaya başlanmıştır.
Biz de çevremize baktığımızda, tek tek ya da grup grup mezarlıklar görmekteyiz. Atça’nın doğusunda, eski Aydın-Nazilli yolu üzerindeki Dabanlı Mezarlığını, bahçe içlerindeki yatırları, Kurtuluş Savaşı döneminde hayatlarını kaybeden şehitlerimizin mezarlarını ve Çomaklı Ovasındaki Çifte Kuyular Mevkiindeki Şehitler Anıtı’nı da örnek olarak gösterebiliriz.
Hamambaşı, Taşlıbeylik, ve Diğme (Diğme Mezarlığı şu anda zeytinliktir) mıntıkalarında da eski yerleşim birimlerine ait mezarlıkların olduğu bilinmektedir. Ayrıca Atça Lisesinin bulunduğu alan ve batısında Türk Mezarlığı ve şu anki Buz Fabrikasının bulunduğu mıntıkada da bir Rum Mezarlığının olduğunu bilmekteyiz. Yine, Atça Lisesinin kuzey batısında Nysa Antik Kentinin bir komutanının anıt mezarının kalıntılarının bulunduğu da bilgilerimiz arasındadır.
Mezarlara bakıldığında baş ve ayakuçlarına dikilmiş iki taş görürüz. Başucu taşında Mezarda yatan kişiye ait doğum tarihi, ölüm tarihi, adı, soyadı yanı sıra; hayat ve ölüm ile ilgili kısa şiirler de yazılır genellikle. Başucu taşlarında, bütün mezar taşlarında görülen bir dilek vardır ki bu da “Ruhuna Fatiha” isteğidir. Bazı mezar taşlarında ise ölen şahsın hayattayken çok sevdiği şeylerin çizimleri de
bulunur. Ayakucu taşında ise daha çok yerel bitki örtüsüyle örtüşen ağaç, çiçek gibi çizimler görmek de mümkündür.
Mezar taşlarına bakıldığında yazılan yazılarda, her ne kadar bu dünyadan göçüp gidenin iç dünyası aksettirilmiş gibi görünse de aslında geride kalanların dünya görüşleri, hayata bakışları anlatılır gibidir.
Mezarlıklar; şehrin ve o ortamda yaşayan toplumun panoramik bir görüntüsü gibidir. Bu görüntü aile
mezarlıklarıyla da özdeşleşmiştir ve aile mezarlıkları da ait olduğu ailenin dünya görüşü ve hayata bakışı konusunda bizi bilgilendirir.
Mezar taşları, aslında insanın hayattaki durumunun bir belgesi niteliğini taşımaktadır.
Hayattayken yaptığı görevle özdeşleştirilmiş insanların mezar taşlarına bakıldığında, mesleklerinin öne çıktığını görürüz hemencecik.
“Gerçekten de mezar taşları bir insanın hayatında neyi öne çıkardığının veya hayatta iken muhatap olduğu insanların neye önem verdiğinin belgesidir. Mesela, mezar taşına ‘
Emekli Gümrük Müdürü’ yazılan kişi, hayatına ‘Gümrük’ ile ‘Müdürlüğün mühür vurduğu; bütün hayatı, mezarın öte tarafında hükümsüz kalan bu iki kelime ekseninde şekillenmiş biridir. Aile mezarlığının ortasında iri harflerle ‘Amiral Filanca Ailesi’ yazıyorsa, bilin ki, bütün aile, amiral olan filanca ferdini eksen edinmiştir. Her yerde filanca aile ferdinin amiral olmasına dayanarak şeref ve itibar aramış; eşi-dostu tarafından ‘Filanca amiralin oğludur, hanımıdır, torunudur’ diye takdim edilmiş ve de ailenin başka hiçbir ferdi böyle ‘saygın’ bir rütbeye ulaşmamıştır…”(*) demektedir yazar.
Şöyle bir incelendiğinde uzak olsun yakın olsun yerleşim birimlerinin de ön plana çıktığını görürüz mezar taşlarında.

Hâlâ bir özlem yaşanır sılaya mezar taşlarında. Belki de hemşeri olanlardan beklenen bir ‘Fatiha’nın okunmasıdır
beklenen. Gurbetteki mezar taşına yazılan “Isparta’nın Yalvaç ilçesinin bilmezsin hangi köyünden falanca kişi Ruhuna Fatiha” yazısı mezarlığa ziyaret için gelen Ispartalıların dikkatini çekmek içindir. Yani yâd ellerde hemşerilerden bir dua isteği davetiyesi gibidir.
Mezar taşları dikkatle okunup incelendiğinde, okuyanın karşısına yaşamın azlığı ya da çokluğu önemini yitirir; burada asıl olan, yaşanan hayatların kısa bir özetinin ortaya çıkmasıdır.
Bir özdeyişimiz vardır hani: “Çocuktan al haberi…” deriz; acaba “Mezar taşından al haberi…” de doğru bir özdeyiş olur muydu?
Çoğu zaman;
“Biricik varlığımız”
“Sevgili eşim”
“Falanca Derneğin Kurucusu”
“Bir goncaydım dünyada
Açamadan kırıldım
23 yaşında trafik kazasında ölen …..”
“Ruhuna Fatiha”
gibi ve benzeri yazıları mezar taşlarında sıklıkla görmek mümkün. Bu arada esprili bir yaklaşımla yazılan mezar taşları da vardır. Buna: “Hastayım diyordum da inanmıyordunuz…” yazılı mezar taşını örnek olarak gösterebiliriz.
Mezar taşlarına doğum ve ölüm tarihlerinin yazılması adettendir. Öldükten sonra mezar taşındaki bu tarihlerin mezarlık ziyaretçilerine beyin jimnastiği yaptırmak içindir sanki. Ziyaretçiler, kafadan bir hesap yapmak için ölüm tarihini üste, doğum tarihini de alta yazar ve hemen bir çıkarma işlemi yaparak kendi kendine mırıldanır. “Hım, yazık, 18 yaşında hayatının baharında ölmüş.” Bir başka mezar taşında yaptığı hesapla da: “Oooo, şuna bak, tamı tamına 92 yıl 8 ay yaşamış… maşallah!” diye söylenir. Ya da : “Şuna bak, karısı da kendisi gibi 84 yıl yaşamış…” diyerek yaşamların kıyaslamasını yapabilirler. Mezarların iç tarafı için hayatın ne kadar yaşandığı değil de nasıl yaşandığı önemlidir.; ancak
dışarıda kalanlar yaşamı az olanlara üzülür, çok yaşayanlara sevinir ve gıpta ederler.
Mezar taşları şekil ve biçim itibariyle ziyaretçilere çok şeyler
anlatırlar. Toplumda önemli bir görev üstlenmesine rağmen mütevazı bir kişiliğe sahip olan insanın mezarı ve mezar taşı oldukça sadedir.
Mezar taşı, ölenin vasiyeti üzerine yazılmamışsa, geride kalanların duygularına tercüman olurlar. O durumda artık hayatta olanların hisleridir taşta yazılı olan.
Mezar taşı, ölenin vasiyeti üzerine yazılmamışsa, geride kalanların duygularına tercüman olurlar. O durumda artık hayatta olanların hisleridir taşta yazılı olan.
Osmanlı mezar taşlarının, Anadolu Selçuklu ve Beylikler Dönemi mezar taşlarına göre en bariz özellikleri daha sade ve yalın oluşlarıdır. Son dönem mezar taşlarında natüralist anlatımın daha fazla öne çıktığını görürüz.
Atça’da da Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait birçok mezar taşı vardır. Bunların en güzel örnekleri Çomaklı Mezarlığı,Bayramyeri ve Çarşı Camileri avlusunda olanlardır. Çarşı Camisindeki mezar taşlarının daha önce okuyup bize aktaran Saygıdeğer büyüğümüz Hamdi Alasağ’ı rahmetle anıyoruz.
Burada, Sayın Ali Rıza Özcan’ın “Kaybolan Medeniyetimiz” adlı eserinden bir alıntıyla devam etmekte yarar görüyoruz. Zira Sn. Özcan, mezar taşlarındaki sembolik ifadeleri oldukça açık ve anlaşılır bir şekilde okuyucuya 

sunmuştur.
MEZAR TAŞLARINDAKİ SEMBOLİK İFADELER(*)
Mesleki Semboller:
Devlet ve din adamlarının, askeri kurum mensuplarının, esnafın, sanatkârın ilim adamlarının başlıkları birbirinden
farklıdır. “Mevlevî, Selimî, Yusufi, Celalî, Mücevveze (sarayda yüksek makam sahibi kişilerin tören kavuğudur ve İstanbul’da 17 nci yüzyılın ortalarından itibaren görülmektedir), Edhemî, Ahmedî, Cüneydî, Kallavî, Örfî, Serdengeçti, Düzkaş, Kalafat, Dardağan, Mollayî, Paşayî, Zaimî, Katibî (19 yüzyılda
İstanbul’da en çok kullanılan Katibi kavuk biçimini toplumun bütün katmanlarında görmek mümkündür), Kafesî, Perişanî, Çatal, Horasanî (Hacegan) ve Silahşor gibi isimler alan serpuşlar, devleti oluşturan sosyal sınıflar tarafından giyilirdi. Hayattayken giyilen serpuşlar, mezar taşlarını başlık kısımlarında kültürel sembol olarak kullanılmıştı.
“Kallavî Kavuk”ları, Osmanlı yönetiminde Sadrazam, Kubbealtı Vezirleri ve Kaptan-ı Derya’lar kullanırdı. Bu kavuklar yalnızca orduyla birlikte sefere çıkıldığında ve arife günleri giyilmekteydi. En görkemli kavuk türü olan bu kavuk, büyük boyutluydu ve aşağıdan yukarıya doğru daralmaktaydı.
“Kâtibi Kavuk”lar, İstanbul mezarlıklarında en sık rastlanan başlıklardandır. Baş Kapı Kethüdaları, Kapıkulu görevlileri ve üst düzey yeniçeriler tarafından kullanılmıştır.
Mezar taşlarında, 1828 yılından itibaren giyilmeye başlanan “Fes”ler de en çok görünen başlık biçimlerindendir. Fesler hangi padişaha ait ise mezarda yatan kişi de zamanın padişahı döneminde yaşamış kişidir. II Mahmut döneminde feslerin en güzel örneklerini görmek mümkündür. Bu

dönemde giyilen feslere “Mahmud fes”; Sultan Abdülaziz döneminde kullanılan feslere “Azizî”; Sultan Abdülhamid döneminde giyilen feslere de “Hamidî fes” adı verilmiştir.
Mezarlıklarda en çok görülen fes “Azizî Fes”dir. Yeniçeri mezar taşları, üzerlerindeki simge ve başlıklarla, Osmanlı
mezar taşları içerisinde ayrı bir yere sahiptir. 101 Yeniçeri Ortasıyla 61 Yeniçeri Bölüğünün damgaları birer simge olarak taşlar üzerine işlenmiştir. “Nalıncı keseri, ters kılıç, çizme,
çark-ı felek, çifte makas, nalın, fener, süpürge, merdiven, dama, üç balık, üç bayrak, zurna” gibi isimler alan bu simgeleri yeniçeriler kol ve bacaklarına da işletiyordu. Yeniçerilerin Sultan Mahmut döneminde ortadan kaldırılmasıyla izleri mezarlıklardan silinmiştir.
Mezar taşları üzerinde kişinin mesleğine ve uğraştığı işlere ait sembollere de rastlamak mümkündür. Ressamın paleti işlenirdi mezar taşına, askerin madalyası.
Cellât mezarları ayrı bir yerde bulunur ve ahalinin defnedildiği mezarlıklara gömülmezdi. Cellât mezar taşları üzerinde, beddua edilmesini önlemek için herhangi bir bilgiye rastlanmazdı.
Dini Semboller:
Tarikat mensuplarına ait taşların başlıklarında mistik sembolizm oldukça barizdir. Hayattayken giyilen başlık, mezar taşının üst kısmında yer alır. Mesela, Mevlevî mezar taşlarının başlık kısmı, tarikatın sembolü sayılan “Sikke” formu şeklindedir. Mevlevi taşlarında kişinin tarikat içindeki statüsü çok belirgin şekilde ifade edilir. Tarikata mensup olup derviş olanların taşlarında “destarsız (sarık) dal sikke” vardır. Şeyhlerin taşları “Destarlı (sarık) sikke” şeklinde olup birkaç çeşide ayrılırlar. Tarikata intisap edip yalnız “Muhib (dost, sevgi besleyen)” derecesinde kalanların mezar taşlarında ise başlık olarak sikke yoktur. Bunun yerine sikke bir sembol
 şeklinde taşın gövdesine işlenmiştir. Bu uygulama diğer tarikatlarda da mevcuttur.
Bektaşî şeyhlerinin mezar taşlarında çoğunlukla 12 terkli (dilimli) “Hüseynî” ve 4 terkli “Edhem” başlık kullanılmıştır. Bektaşilere ait mezar taşlarında ayrıca 12 köşeli “teslim taşı”

 ile “teber” ve “keşkül (dervişlerin kullandığı Hindistan cevizi ya da abanozdan yapılmış tas)” gibi tarikat eşyalarına da rastlamak mümkündür. Kadiri ve Nakşî tarikatlarına ait mezar taşı başlıkları ise “müjgan (kirpik)” betimlemelidir. Ayrıca
 Kadirî mezar taşlarında “18 köşeli yıldız” ile “8 yapraklı gül” motifli kabartmalar vardır.
Diğer tarikatlara ait mezar taşları ise başlarındaki “terk (dilim)” sayısına göre ayırt edilirler. Bayramî’lerde 6, Halvetî’lerde 13 terkli başlık bulunur.
Tarikat taşları arasında en ilginç mezar taşları “Melamî Hamzayî”lere ait olanlardır. Bu tarikat, özel derviş kıyafet ve taçlarını reddettiği için mezar taşlarında başlık bulunmaz. Melamî’ler bütünüyle gizlilik esaslarına uydukları için ancak ölümlerinden sonra başsız, ayaksız anlamına gelen “bi ser-ü bi pa” denilen değişik taş formuyla rahatlıkla ayırt edilebilirler. Taşların üzerinde kişinin tarikatla ilişkisine ait bir bilgi yoktur. Yalnız isim ve mesleğinden bahsedilir.
Sembolik şekiller ve Motifler:
Mezar taşlarında en yaygın kullanılan ağaç sembollerinden biri “Hayat Ağacı” motifidir. Bu motif, Orta Asya kökenli bir motif olup, kullanımı M.Ö. 8nci yıllara kadar iner. Hayat ağacı ve dalındaki kuş figürleri ölünün kendisini temsil etmekte ve onun Allah katına yükselmesini sembolize etmektedir. Hayat ağacı bolluk ve bereketin simgesidir. “Meyveli ağaç”sa insan-ı kâmil’i temsil etmektedir. Ölüm ve faniliğin sembolü olarak kullanılan “Servi ağacı” da mezar taşlarında en çok rastlanan motiflerdendir. Kendisine has bir kokusu olan ve yaz-kış yeşil kalan servi, vahdeti (birliği) sembolize eder. Allah lafzının ilk harfi olan Elif’e de benzetilen servinin rüzgârda 

sallanırken çıkardığı “HU” sesiyle Allah’ı zikrettiğine inanılır. Servinin dalları başka cins ağaçlardaki gibi, rüzgârda kolay 
kolay sallanmaz.
Servinin en üst dalının eğri durması yaratanın karşısında boynu bükük kalmayı, acziyeti ifade eder. Mezar taşlarında görülen boynu bükük servi yitirilenin ardından boynu bükük kalmayı ve sabretmek gerektiğini de hatırlatır.
Servi kurak denebilecek hatta başka ağaçların tutunamayacakları kireçli yerlerde dahi çok az su ile idare edebilen kanaatkâr bir ağaçtır. Bunun yanında servinin yeşil kısımlarının zamanla görünüş farklılıklarına uğraması bu ağacın dikkati çeken bir başka özelliğidir. Genç servinin yeşilliği yere yakın ve gövdesinin görülen kısmı ise daha kısadır. Yaşlı servide yeşil kısmın zamanla yerden yukarıya doğru uzaklaştığı, yeşilliksiz gövde kısmının da daha uzun bir manzara gösterdiği göze çarpar.
Bazı mezar taşlarında sembolizm çok fazla ileriye gitmiştir. Mesela, mezar taşı üzerindeki “servi içinde servi” motifi doğumda ölen kadını ve doğurduğu kız çocuğunu sembolize etmektedir.
“Haşhaş bitkisi ve çam kozalakları”, ebedi uykuyu ve cenneti temsil eder.
“Meyve” motifi, ölümsüzlük sembolüdür. Müslüman için hayatın meyvesi cennettir. Bu sebeple meyve, sembol olarak Allah’a dönüşü ifade eder. Zira meyve, geleceğin tohumunu içinde taşır, çünkü o özdür. Eski toplumlarda da çiçek ve meyveleri verimlilik, üreme ve berekete ulaşmak için adak olarak kullanılmıştır. Mezar taşlarında meyve tabağı içinde yer alan “nar, armut, üzüm, erik, kayısı, kavun, karpuz, ceviz, limon, hurma, incir” gibi meyve örnekleri, hayat, bereket ve bolluk sembolü sayılmaktadır. Zira nar, incir ve hurma Kuran’da cennet meyvesi olarak anılmaktadır.
Taşlar üzerinde sıkça görmeye alıştığımız geometrik biçimlerin kökü, Orta Asya’ya ve inanç olarak Taoizm’e bağlanır. Eşkenar dörtgen, altıgen, kare ve dairevi sonsuzun, kâinatın sembolleridir. İç içe geçmiş çok kenarlı geometrik biçimler her dönemde sevilerek kullanılmış olmasına rağmen Anadolu’da daha çok Selçuklular devrinde kullanılmıştır. İslam sanatında geometrik biçimler, sonsuzluk ve süreklilik

göstererek Allah fikrini hatırlatırlar. Bir düzen içerisinde süre giden geometrik çizgiler (tek ve sonsuz olan) gücün, adaletin, genişliğin, sonsuzluğun sembolüdürler.
Anadolu mezar taşlarında yaygın kullanılan motiflerin başında “Kandil” motifi gelir. Bu motif, ölünün yolunu aydınlatıcı bir mana ile yüklü ve bazı örneklerde kandilin gövde kısmında “Allah” yazdığı için “Yaratıcı”yı sembolize eder.
Nur suresi 35nci ayette: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, tıpkı içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki bir inciye benzer bir yıldız gibidir ki doğuya da batıya da nispet edilmeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu) nur üstüne nurdur. Allah, dilediği kimseyi nuruna eriştirir…” buyrulmaktadır. Anadolu’da ilk örneklerinin Selçuklular döneminde görüldüğü kandil motifi, günümüze kadar değişik kompozisyon ve biçimlerde sevilerek kullanılmış bir motiftir. Mezarda yatan kişinin kabrini aydınlattığına, onu karanlıklardan yani bilinmeyen tehlike ve felaketlerden koruyacağına inanılır.
12 nci yüzyıldan itibaren çokça kullanılan “lale” motifi ise
vahdet-i vücudu yani Allah’ı sembolize etmektedir. Zira Allah ismindeki harfler ile lale kelimesinin yazılışındaki harflerin ebcet hesabına göre sayı değerleri aynıdır. Hilal kelimesi de bu cümledendir. Lale ile gülün bir arada kullanıldığı örnekler de mevcuttur.
“Gül”ün süsleme sanatlarında ve özellikle mezar taşları üzerinde görünmesinin sebebi ilahi güzelliği sembolize etmesi ve Hazreti Muhammed’in remzi olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden “verd-i Muhammed” veya “gül-i Muhammed” isimleri de verilen gülün kokusunun, Hazreti Muhammed’in kokusu olduğuna inanılır.
Sarıklarda, kavuklarda ve diğer başlıklarda bu motife sıkça rastlanır. Goncai gülün açılmamışı, yani “halvet” halidir.
“Yakası dar, teng-dil, yüzünü dürmüş, uykuya varmış” gibi sözlerle de ifade edilen gonca “mahzen-i esrar” diri dudaklarda “hem-raz” dır. Gonca sırrını sakladığı halde gül açılıp saçılarak sırrını âleme faş (ortaya çıkarma) eylemektedir. Başların tacı olan gül, aynı zamanda cennet çiçeğidir. İbrahim Peygamberin, ateşe atılınca gül bahçesine düştüğüne inanılır.
“Sümbül” motifi, Halvetiliğin ve Sümbüllüye tarikatının sembolü olarak kullanılmıştır.
“Yasemin çiçeği”, Hz. Fatıma’nın sembolüdür.
Mezar taşları üzerinde çok çeşitli çiçeklerin stilize edilerek kullanıldığı görülür. Bunun yanı sıra çiçeklerin natüralist yani tabiattan olduğu gibi alınarak da kullanıldığına şahit oluruz. “Lale, gül, sümbül, karanfil, yıldız çiçeği, buhur-u Meryem,

şakayık, küpe çiçeği, hasekiküpesi, nergis, süsen” ve birçok çiçek taşların üzerinde açmaya devam etmektedir.
16 ve 17. yüzyılda bulaşıcı hastalıktan ölen çocuk sandukalarının üzerleri kumaş desenleriyle kaplıdır ve bel
kısımlarına işlenen kemer üzerindeki ‘kama” ya da “hançer” hayatlarının kısa kesildiğini anlatır. Hançer motifi, ruh ve bedenin alakasının kesilmesini de ifade etmektedir. Bu motif Orta ve iç Asya’da tasvir edilmiş olup kurban, yemin, itaat, sadakat gibi önemli konuların sembolü olması ve ölünün ruhunu şeytan ve kötü ruhlardan koruduğuna inanılması bu motifin mezar taşları üzerinde tasvirine sebeptir. Taun yani vebadan ölenlerin mezar taşlarına dairevi işaretler hakkedilirdi (oyulurdu).
Kadın mezar taşlarında kadının takıları ve özellikle kadını simgeleyen süs motiflerine yani “gerdanlık, küpe, broş, çiçek” gibi motiflere oldukça sık rastlanır. Kadın mezar taşlarında 15. yüzyıldan sonra Batı tesiri süsleme çok fazla hissedilir ve çok süslü mezar taşları görülür. Gelinlik çağına gelmeden ölen kızların mezar taşlarındaki kitabenin üzerinde, gelinin boynunu ve hotozunu andıran kabartma ve işlemeler görülür.
Taşın boyun kısmına çeyiz sembolü olan “gerdanlık ve küpeler” işlenir. Yüzün olduğu boşluğu da çiçekler doldurur. Uzaktan bakıldığında çiçeklere sarılmış bir kadın heykelini andıran taş, sembolizm açısından bir zirvedir. Yine gelinlik çağında ölen genç kızların mezar taşlarına işlenen “Ters Lale” yahut ‘Ağlayan gelin” çiçeği Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da baharda açan ve çiçekleri aşağıya bakan bir bitkidir. Ters lale, Hıristiyanlarca da kutsal bir çiçektir. Hz. İsa çarmıha gerildiğinde Hz. Meryem’in döktüğü gözyaşlarıyla yetiştiğine inanılan bu çiçek, Asurlularda her sabah göbeğinden su akıttığı için “Ağlayan lale” adıyla anılmaktaydı. “Mühr-i Süleyman” motifi; bolluk, bereket ve güç sembolü olarak kullanılır. İç içe geçmiş iki üçgenden oluşan altıgen yıldız şeklindeki motifin, Süleyman Peygamber’in yüzüğünden esinlenildiği ve üzerinde ism-i azam’ın yazılı olduğu rivayet edilir. ism-i azam ise, Allah’ın en büyük adıdır. Yahudiler bu
motifi meydana getiren üçgenlerdeki her açıya: İbrahim, İshak, Yakup, Musa, Harun ve Davud peygamberi isnat ederler. Yüzüğün üzerindeki üçgenler, tılsımlı kabul edilir. Bir inanışa göre, üçgen stilize edilmiş bir gözdür. Bu açıdan ele alınca üçgenleri her yöne bakan gözler olarak ta kabul etmek mümkündür. Halk arasında kullanılan “vakitsiz ölüm” tabiri de anne ve babasından önce vefat eden kişiler için kullanılırdı.
Mezar taşları üzerindeki simge ve semboller muhakkak bu kadarla sınırlı değildir. Bugün bazı insanlarımızın yanlarından geçerken sadece “bakıp geçtikleri” mezar taşlarımız kültür ve medeniyetimizin tapu kayıtlarıdır. Kısaca, mezar taşları herkesin bir gün fani olacağının simge ve sembolleridir.Kaynak: Kaybolan Medeniyetimiz/ALİ RIZA ÖZCAN
Uygulamalı Türk İslam Sanatları Kütüphanesi

24 NİSAN 1921 tarihinde Çomaklı Ovasının Çifte Kuyular Mevkisinde Yunan İşgal Kuvvetlerince gerçekleştirilen bir

katliam vardır ki bu olay da tarihimizin kapkara bir sayfası olarak hep akıllarımızda durmaktadır. Olayın geçtiği yerde yapılan anıt Mezarın kitabesinde:
24 NİSAN 1921 tarihinde Çomaklı Ovası Mevkisinde toplu olarak katledilen 12 şehidimiz:
Kayalıoğlu Mehmet
Kostakoğlu Tahir
Mollavelioğlu Mehmet
Tekelioğlu Hüseyin
Hamzaoğlu İbrahim
Akmehmetoğlu İsmail
Yenipazarlı Emin Efendi
Gacaroğlu Ahmet
Sarhoş Mustafa
Adıgüzeloğlu Hacı M.Ali
Adıgüzeloğlu Ahmet
Hüseyin Bey oğlu Haydar
Aynı katliamdan yaralı olarak kurtulan üç kişi:
Hafız Halilzade Şükrü Keserlioğlu
Ayanoğlu Hüseyin
Mollavelioğlu Hasan
yazılıdır
Atça’nın, Yunan İşgal Kuvvetlerinin kontrolü altında kaldığı, gerek işgal gerekse çekilmeler sırasında onlarca, yüzlerce Atçalı hayatını kaybetti.
Türk Ordusunda görev yaptığı sırada Atça’da hayatını kaybeden Yozgatlı Hasan Çavuş’un mezarı Çakır Mahmut; Haydereli Ali (Ertekin) Onbaşının mezarı ise Akmusluk Mevkisindedir. Yine Türk Ordusunda görev yapıp da Atça’da şehit olan Yağdere Köyü’nden, Posta Eri Aloğlu Mustafa da Dede Camii avlusunda gömülüdür. Hasan Çavuş’un mezar taşında:
VATAN/SAVAŞINDA/YONANİLER/TARAFINDAN/ŞEHİT EDİLEN/MÜCAHİT/YOZGATLI/ HASAN/RUHUNA/FATİHA/1922/5 EYLÜL
yazılıdır.
Onbaşı Ali (Ertekin)’in mezar taşında da:
ALLAH BAKİ/MEHMET/OĞLU ALİ/ERTEKİN/ŞEHİTTİR/Ö: 5.9.1922/BOZDOĞAN/ HAYDERE KÖYÜ
yazılıdır.
Bunların dışında Atçalı olup da Milis Kuvvetlerinde savaşırken şehit olan Atçalılarsa şunlardır.
Şeytanların Ahmet Çavuş, Solakların Mehmet, Sulukahyaoğlu İbrahim, Terzi Ali’lerin Mehmet, Hacıarapoğlu Ahmet, Çapkınların Halil, Hacıtokuç’un Ahmet, Sığırtmaçoğlu Ali, Topal Amca, Ekmekçilerin Mehmet, Tepelioğlu Yahya, Semerlerin Hatice, Şereflerin Ahmet, Benediklerin Yusuf.
Keza, 81 No:lu kuyuya atılan: Mollavelioğlu Mehmet Efendi ve eşi Hatice Hanım, Kıykımların Küçük Hüseyinoğlu Ömer.
Ali Ağa Kuyusuna atılan: Solakların Ali Rıza Efendi de şehitlerimiz arasındadır.
Atça eşrafından Mıstanların Mıstan (Atman) Efendinin Mezarı Diğme Kuyusu Mevkisinde olup taşında:
ATÇA’NIN/1338 DE İŞGALDEN/KURTULURKEN/YUNANLILAR/TARAFINDAN/ŞEHİT EDİLEN/HACI MISTAN/OĞLU MISTAN/RUHUNA/FATİHA
yazmaktadır.
Henüz 14 yaşındayken Yunan askerleri tarafından şehit edilen Gacaroğlu Mehmet (Uçar)’ın mezarı da Ece kuyusu yanında olup, mezar taşında:
YUNANLILAR/TARAFINDAN/KATLEDİLEN/GACAROĞLU/MEHMET/Ö: 1921
yazmaktadır.

***Sevgili Dostlar;
Mezar taşlarında sıklıkla göreceğiniz Rumî ve Miladî takvimle ilgili bir açıklama yapmam gerek sanırım. Üyelerimizin dikkatinden kaçmayan bu olayı minik bir dipnot şeklinde açıklamam gerekecek sanırım. Şöyleki;
Mıstanların Mıstan Efendinin mezar taşında ölüm tarihi 1338

olarak yazılmış. Bu tarih Rumi takvim ile ilgili bir tarihtir. Bu tarihi Miladî Takvim tarihine çevirmek için 584 ilave edilmesi gerekmektedir. O halde 1338+584=1922 demek ki Mıstanların Mıstan Efendi Miladî takvime göre 1922 yılında şehit edilmiştir. Rumî takvimle ilgili tarihlere 584 ilave ettiğiniz zaman, o tarihi, Miladî takvim tarihine çevirmiş olursunuz… Malumatınıza

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir